Sayılı gün sonuçta çabuk geçiyor. Sonunda Finlandiya'dan ayrılma vakti geldi dostlarım. Eve dönüş için daha 3 hafta var ama Erasmus öğrencisi olarak bugün son günüm. Dün arkadaşlarımla vedalaştım ve inanın sadece merhaba dediğiniz insanlarla bile vedalaşmak gerçekten çok koyuyor insana. Gerçi hoşçakal değil görüşürüz dedik ve hepsiyle birgün bir yerde karşılaşacağımıza inanarak ayrıldık.
Erasmus için pişmanlık var mı peki? Yaşananlara genel bir bakış attığımda kesinlikle hayır diyorum. İçime sinmeyen şey yabancı arkadaşlarla kanka gibi bir ilişki kuramamamdır belki, hepsiyle çok güzel dostluklar kurdum elbette ama "Can naber adamım bugün şuraya gidiyoruz" şeklinde bir durum da olmadı. Ama hepsinin yeri ayrıdır. Ayrıca fark ettim ki burada tanıdığım Türk arkadaşlar da çok farklı insanlardı ve bana gerçekten çok şey kattılar. Amac yeni insanlar, yeni dunyalar tanimaksa Turk arkadaslar sayesinde de bu amaca ulastim diyebilirim.
Finlandiya'da geçen 4 aya baktığımda, ilk ay heyecan dönemidir ki bence en güzel dönemimdi. İkinci ay sınavlar ve iklimin getirdiği bunalım dönemi, bununla beraber kurulan hayaller; üçüncü ay sıradanlığın getirdiği bıkkınlık ve ilk aydaki heyecana duyulan özlem ve bununla birlikte yapılan çocukça hatalar; son ay ise yoğun sınav haftasına rağmen baharın getirdiği dinçlikle toparlanma, "küçük şeylerle mutlu olabilme" felsefesini aşılama çabaları ve olgunluk donemi.
Şu an kendimi değişmiş ve büyümüş hissediyorum. Bunu test edeceğim tek yer elbette Türkiye. Bu nedenle oldukça da heyecanlıyım. Evi ozlemedim desem yalan olur ama Erasmus bitti diye de uzulmuyor degilim.
Bugun yazacagim blog cok onemli benim icin. Klavyenin basina gecince aklimdan ucup gitti her sey ama toparlamaya calisacagim. Daha gezilecek, gorulecek ve bu blogta anlatilacak cok sey var ama bugunku satirlari Erasmus'a vedaya ve yaz planlarima ayirdim.
Finlandiya'nin ve elbette Tampere'nin yeri hep ayri olacaktir kalbimde. Aylarca kavga edip ayrilma vakti gelince birbirini ne kadar sevdigini anlayan sevgililer gibiymisiz de haberim yokmus. ''Kiz bulamadi, sehre sevgili muamelesi yapiyor'' dediginizi duyar gibiyim alakasi yok kizdirmayin beni. Son gunlerimde bir guzel, bir seker gozuktu ki gozume Tampere, anlatamam size. Bir daha ne zaman gelirim nasil gelirim bilinmez ama hayatim boyunca unutmam, bahsi gectiginde memleketimden soz ediliyormus gibi sevinirim bundan sonra...
Bu satirlari Erasmus'un son gununde yazmayi isterdim ama toplanma telasindan oturu dorduncu paragraftan itibaren Riga'dan sesleniyorum size. Uzun bir gezi plani var, hepsini zamanla paylasacagim ama internete girme olanagi ne kadar siklikla olur bilinmez tabii. Bu Riga gezisi yalniz katildigim ilk gezi olmasi bakimindan onemli tabii ayrintilari baska blogta paylasirim.
Artik Erasmus ogrencisi unvanini verip gezgin unvanini aldik resmen sinavlarimin bitmesiyle. Size Avrupe Turnem hakkinda bilgi vereyim, tarihler soyle:
27 Mayis - Riga (Letonya)
29 Mayis - Vilnius (Litvanya)
30 Mayis - Stockholm (Isvec)
2 Haziran - Paris (Fransa)
5 Haziran - Antwerp (Belcika)
7 Haziran - Amsterdam (Hollanda)
9 Haziran - Barcelona (Ispanya)
17 Haziran - Tampere (Finlandiya)
19 Haziran - Izmir
Tam konser tarihleri gibi oldu hosuma gitti yazarken ulkeleri falan da belirttim :)
Hala bilet almamamiza ragmen Haziran sonu gibi Turkiye'deki iki yakin dostumla bir buyuk Avrupe Turnesi daha dusunuyorum. Evet abarttim gibi ama gezilecek yerler var daha sonucta Avrupa kocaman.
Ikinci turdan sonra stajlar basliyor. 27 Temmuz'da Istanbulda ardindan 24 Agustos'ta Ankara'da staj yapacagim. Stajlar bittiginde Kibris'a donme vakti coktan gelmis olacak bu nedenle 2009 yazi gercekten unutulmaz olacak :) Bu plana gore Izmir'de 20 gun gibi bir sureyle kalacagim bu acidan uzucu tabii.
Efendim tum planlar boyle. 4 aydir burada yasadiklarimi buyuk bir zevkle sizlerle paylastim umarim siz de ayni heyacani duymussunuzdur okurken eksik olmayin. Erasmus donemiyle ilgili bir toparlama yapacak olursak ne diyebilirim bir dusuneyim...
Oncelikle bana bu imkani saglayan annem Bayan Cengiz, babam Bay Cengiz ve ablam Seco'ya, burada yedigimiz ictigimiz, girilen derslerimiz ayri gitmeyen uzerimde hakki olan Yasar'a, Erasmus'taki en buyuk kazancim Mulazim'a, blogdaki ilham kaynagim kaliteli insan Saygin'a, saygi duydugum ustad Burak'a, orjinal insan Sait'e, adini saymadigim ama hepsinin kalbimde apayri yeri olan tum Turk dostlarima, bana ictenlikle sevgi ve samimiyetlerini gosteren Koreli, Polonyali, Yunan, Fransiz, Italyan, Ispanyol, Iranli ve diger diyarlardan gelen tum kardeslere, blogtaki tum izleyicilere ve ilgi gosteren herkese, blogta adi gecen (Helsinki, Tallinn, Hollanda, Almanya gezilerindeki guzel insanlar basta olmak uzere) herkese, bana telefon numaralarini veya Facebooklarini veren ama arkadastan ote de birsey hissetmeyen tum Fin kiz arkadaslara, sabahlari ictenlikle gunaydin diyen tum otobus soforlerine, okuldaki kibar yemekhane gorevlilerine ve yolda soru sordugumuzda buyuk bir ictenlikle cevap veren guzel Finlandiya insanina, Tampere'deki favori mekanimiz Ruma'ya ve bu satirlari okurken ''hani bize tesekkur essek'' diye soylenen soylenmeyen herkese butun ictenligimle tesekkur ederim.
Kendinize cok cok iyi bakin dostlarim zaman buldukca yazacagim sizlere, bir sonraki yazida gorusmek dilegiyle...
27 Mayıs 2009 Çarşamba
19 Mayıs 2009 Salı
Finlandiya Durum Raporu
Uzun ve gereksiz bir aradan sonra tekrar beraberiz. En son beni içerken aciz bir durumda bırakmıştınız, hala öyleyimdir diye düşünmenizden endişelendim son durumlardan sizi haberdar edeyim dedim.
Burada sınav haftası dostlarım. Bütün senenin hasadının bir haftada toplanacağı kritik günler anlayacağınız. Geçen hafta 3 günde 3 sınava girdim burada böyle tempoya alışık değiliz elbette. İkisi orta biri kötü geçti toparlayacağıma inanıyorum. Ama gelin sınava kadar kahramınız neler yapmış kısaca göz atalım...
Vappu'nun ertesi günü Helsinki'ye gittim ve Yonca Ablalardan annemin Türkiye'den gönderdiği yazlık kıyafetlerimi aldım. Akşam beni arkadaşlarının evine davet ettiler ve yine unutamayacağım çok güzel bir gün geçirdim. Yonca Abla'nın bir zamanlar üyesi olduğu halk dansları topluluğunun üyesi bir arkadaşının evine misafir olduk. Ev bahçeli kocaman bir şey, 25 kişi kadar vardık sanırım. Ev sahibi Fin ama toplulukları geleneksel Türk dansı ile ilgileniyorlar ve bu Fin bayanlar en az bizimkiler kadar iyi çiftetelli oynuyorlar. Ev tam bir sanatçı eviydi ve konuklar arasında müzisyen hatta yönetmen bile vardı. Ben baya çekingen kaldım o ağır ortamda pek kimseyle kaynaşamadım ama evde bir sürü perküsyon aleti vardı ve 9 yaşındaki minik kardeşten 50li yaşlardaki enerjik Fin bayanlara kadar 10 kişilik bir grup olarak beraber ritim tuttuk, doğaçlama takıldık gerçekten çok eğlenceliydi. Yonca Abla, Murat Abi ve o gün tanıştığım son derece eğlenceli insan Gaye Abla ile vedalaştıktan sonra tekrar Tampere'ye döndüm, onlarla bir daha ne zaman nasıl karşılacağımızı bilmeden.
Sonra sınavlara çalışmak için debelendik durduk. Geçen haftasonu kapattık kendimizi okula hiç dışarı çıkmadık. Perşembe günü sınavlara ara verilince tekrar attım kendimi sokaklara. Havanın kararma ve aydınlanma vaktine hayran kaldım burada. Mayıs ayı itibariyle gökyüzü sadece birkaç saat simsiyah oluyor ve 22.30'da okuldan eve dönerken havanın hala aydınlık olduğunu görmek çok garip hissettiriyor. Aydınlık havaları, uzun günleri daha çok seviyorum açıkçası ama en güzel saatler elbette günbatımının olduğu zaman. Geçen akşam Inferno adında gaz bir rock bara girdik 03.30 gibi çıktığımızda hava tekrar aydınlanıyordu ki Haziran ayında günlerin daha da uzayacağını düşününce "vay be" demeden edemiyor insan. Coğrafi konum işte naparsın?
Aynı akşam Eurovision vardı. Bir mekanda uluslararası öğrencilerin toplanacağı bir parti düzenleneceğini öğrendik ve gittik. Mekan küçüktü ama çoğunluğun Türk ve Fransız olduğu bu uluslararası ortamda Eurovision'u izlemek çok keyifliydi. Daha yarı finalde Kıbrıs'taki arkadaşlarım "oy vermeyi unutma Finlandiya'dan puan gelmezse almayız seni" diye takılmışlardı. Malum yurtdışında olunca bastık Türkiye'ye oyları. Sonuçtan umutluydum ama Norveç'in eze eze nasıl birinci olduğunu gördünüz işte. Başta "ne var ki bunda" dedim ama tatlı şarkı bence. İzlanda'yı temsil eden hanımefendi gerçek bir prenses kimse inkar etmesin yani, hala youtube'da izleyip alkışlıyorum kendisini. Dün ilkokul arkadaşım Berk uzun bir aradan sonra mesaj atarak sevindirdi beni. Mesajında "Bu espriyi yapmayayım diye uğraştım ama dayanamadım Ermenistan senin için söylemiş dün gece beğendin mi?" yazıyordu. Açıkçası dikkatli dinlememiştim şarkıyı. Hemen açtım "Jan Jan" (can can diye okunuyor), dinledim çok sevdim yahu. İki gündür oynuyorum odada "everybody move your body", "can can" diye. Uzun bir zamandır baştan sona izlememiştim Eurovision'u bu sefer kısmet oldu ama Finlandiya'nın da sonuncu olmasına üzüldüm ya. Uğursuzluk getirdik ülkeye. Zamanında Lordi çıktığında "Eyvah rezil olduk" demişler ama maskeli elemanlar 3 yıl önce herkese cevabı verince burada milli kahraman gibi karşılanmışlar. Bu seferki şarkıyı da pek beğenmemişlerdi ama sonuncu olacak kadar da kötü müydü tartışılır. Eurovision be dostlar kaç kişi şarkıya oy veriyor Allah aşkına? Bakın ben de Türk'üm diye sorgulamadan verdim oyu. "Yuh kime verecektin başka?" derseniz sessiz kalırım. Biraz alerjimiz var belki Ermenistan'a ama "Jan Jan" da fena değil ya kopuyorum vallahi :) Sonuçta şarkı bu politikayı karıştırmamak lazım değil mi ama? (yusuf yusuf sesleri)
Sınavların varlığına rağmen çok garip ama kendimi iyi hissediyorum bu aralar. Bahardan olsa gerek. Beşiktaş maçlarını takip ediyorum o da ayrı bir uçuyor tabii bizi önce kanser edip sonra maçı kazanmalar falan alıştık artık. Türkiye Kupası'nı alınca mutlu olduk ama asıl olayı bekliyoruz iki hafta sonra.Neyse şimdi nazar değdirmeyeyim erken konuşup. Ayrıca semtimin takımı Karşıyaka'nın da Süper Lig'e çıkamayışına çok üzüldüm, finale kadar getirmişlerdi işi.
İşin garibi tüm bunlar olurken Erasmus günlerinin sonlarına yaklaştığımı bilmek ve Tampere'nin gözüme gittikçe daha güzel görünmesi ciddi çelişkilere sokuyor beni. Ne zaman yaşadığım dakikanın tamamen kıymetini bilebildim ki zaten? Hep kaçınca anlıyoruz hepsinin değerini yalan mı? Lisedeyken sıkıldım üniformadan dedim ama üniversitede arka sıraya dönüp geyik muhabbeti yapamayınca o üniforma da değerlenmişti gözümde. 4 yılda mezun olayım diye uğraşıyorum ama iş hayatında (iş bulduğumu varsayıyorum hayat bu ne olcağını kimse bilmez) tatil denen muhteşem şeyi senede bir kez sadece bir hafta on gün tadınca bugünleri de arayacağım kesin.
Daldan dala atladık yine. Kritik iki sınavım kaldı, aklımı çok zor veriyorum okuduğum şeylere ama mutluyum ya nedensiz. Siz de mutlu olun baharın (orada yaz sıcağı vardır belki) tadını çıkarın. Böyle diyorum ama çoğunuzun da sınavı vardır şimdi. Bakın işte başınızın çaresine bu kadar gaza gelmişim bir daha bulamazsınız beni bu lafları söylerken :)
Kendinize çok iyi bakın dostlarım bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle....
Burada sınav haftası dostlarım. Bütün senenin hasadının bir haftada toplanacağı kritik günler anlayacağınız. Geçen hafta 3 günde 3 sınava girdim burada böyle tempoya alışık değiliz elbette. İkisi orta biri kötü geçti toparlayacağıma inanıyorum. Ama gelin sınava kadar kahramınız neler yapmış kısaca göz atalım...
Vappu'nun ertesi günü Helsinki'ye gittim ve Yonca Ablalardan annemin Türkiye'den gönderdiği yazlık kıyafetlerimi aldım. Akşam beni arkadaşlarının evine davet ettiler ve yine unutamayacağım çok güzel bir gün geçirdim. Yonca Abla'nın bir zamanlar üyesi olduğu halk dansları topluluğunun üyesi bir arkadaşının evine misafir olduk. Ev bahçeli kocaman bir şey, 25 kişi kadar vardık sanırım. Ev sahibi Fin ama toplulukları geleneksel Türk dansı ile ilgileniyorlar ve bu Fin bayanlar en az bizimkiler kadar iyi çiftetelli oynuyorlar. Ev tam bir sanatçı eviydi ve konuklar arasında müzisyen hatta yönetmen bile vardı. Ben baya çekingen kaldım o ağır ortamda pek kimseyle kaynaşamadım ama evde bir sürü perküsyon aleti vardı ve 9 yaşındaki minik kardeşten 50li yaşlardaki enerjik Fin bayanlara kadar 10 kişilik bir grup olarak beraber ritim tuttuk, doğaçlama takıldık gerçekten çok eğlenceliydi. Yonca Abla, Murat Abi ve o gün tanıştığım son derece eğlenceli insan Gaye Abla ile vedalaştıktan sonra tekrar Tampere'ye döndüm, onlarla bir daha ne zaman nasıl karşılacağımızı bilmeden.
Sonra sınavlara çalışmak için debelendik durduk. Geçen haftasonu kapattık kendimizi okula hiç dışarı çıkmadık. Perşembe günü sınavlara ara verilince tekrar attım kendimi sokaklara. Havanın kararma ve aydınlanma vaktine hayran kaldım burada. Mayıs ayı itibariyle gökyüzü sadece birkaç saat simsiyah oluyor ve 22.30'da okuldan eve dönerken havanın hala aydınlık olduğunu görmek çok garip hissettiriyor. Aydınlık havaları, uzun günleri daha çok seviyorum açıkçası ama en güzel saatler elbette günbatımının olduğu zaman. Geçen akşam Inferno adında gaz bir rock bara girdik 03.30 gibi çıktığımızda hava tekrar aydınlanıyordu ki Haziran ayında günlerin daha da uzayacağını düşününce "vay be" demeden edemiyor insan. Coğrafi konum işte naparsın?
Aynı akşam Eurovision vardı. Bir mekanda uluslararası öğrencilerin toplanacağı bir parti düzenleneceğini öğrendik ve gittik. Mekan küçüktü ama çoğunluğun Türk ve Fransız olduğu bu uluslararası ortamda Eurovision'u izlemek çok keyifliydi. Daha yarı finalde Kıbrıs'taki arkadaşlarım "oy vermeyi unutma Finlandiya'dan puan gelmezse almayız seni" diye takılmışlardı. Malum yurtdışında olunca bastık Türkiye'ye oyları. Sonuçtan umutluydum ama Norveç'in eze eze nasıl birinci olduğunu gördünüz işte. Başta "ne var ki bunda" dedim ama tatlı şarkı bence. İzlanda'yı temsil eden hanımefendi gerçek bir prenses kimse inkar etmesin yani, hala youtube'da izleyip alkışlıyorum kendisini. Dün ilkokul arkadaşım Berk uzun bir aradan sonra mesaj atarak sevindirdi beni. Mesajında "Bu espriyi yapmayayım diye uğraştım ama dayanamadım Ermenistan senin için söylemiş dün gece beğendin mi?" yazıyordu. Açıkçası dikkatli dinlememiştim şarkıyı. Hemen açtım "Jan Jan" (can can diye okunuyor), dinledim çok sevdim yahu. İki gündür oynuyorum odada "everybody move your body", "can can" diye. Uzun bir zamandır baştan sona izlememiştim Eurovision'u bu sefer kısmet oldu ama Finlandiya'nın da sonuncu olmasına üzüldüm ya. Uğursuzluk getirdik ülkeye. Zamanında Lordi çıktığında "Eyvah rezil olduk" demişler ama maskeli elemanlar 3 yıl önce herkese cevabı verince burada milli kahraman gibi karşılanmışlar. Bu seferki şarkıyı da pek beğenmemişlerdi ama sonuncu olacak kadar da kötü müydü tartışılır. Eurovision be dostlar kaç kişi şarkıya oy veriyor Allah aşkına? Bakın ben de Türk'üm diye sorgulamadan verdim oyu. "Yuh kime verecektin başka?" derseniz sessiz kalırım. Biraz alerjimiz var belki Ermenistan'a ama "Jan Jan" da fena değil ya kopuyorum vallahi :) Sonuçta şarkı bu politikayı karıştırmamak lazım değil mi ama? (yusuf yusuf sesleri)
Sınavların varlığına rağmen çok garip ama kendimi iyi hissediyorum bu aralar. Bahardan olsa gerek. Beşiktaş maçlarını takip ediyorum o da ayrı bir uçuyor tabii bizi önce kanser edip sonra maçı kazanmalar falan alıştık artık. Türkiye Kupası'nı alınca mutlu olduk ama asıl olayı bekliyoruz iki hafta sonra.Neyse şimdi nazar değdirmeyeyim erken konuşup. Ayrıca semtimin takımı Karşıyaka'nın da Süper Lig'e çıkamayışına çok üzüldüm, finale kadar getirmişlerdi işi.
İşin garibi tüm bunlar olurken Erasmus günlerinin sonlarına yaklaştığımı bilmek ve Tampere'nin gözüme gittikçe daha güzel görünmesi ciddi çelişkilere sokuyor beni. Ne zaman yaşadığım dakikanın tamamen kıymetini bilebildim ki zaten? Hep kaçınca anlıyoruz hepsinin değerini yalan mı? Lisedeyken sıkıldım üniformadan dedim ama üniversitede arka sıraya dönüp geyik muhabbeti yapamayınca o üniforma da değerlenmişti gözümde. 4 yılda mezun olayım diye uğraşıyorum ama iş hayatında (iş bulduğumu varsayıyorum hayat bu ne olcağını kimse bilmez) tatil denen muhteşem şeyi senede bir kez sadece bir hafta on gün tadınca bugünleri de arayacağım kesin.
Daldan dala atladık yine. Kritik iki sınavım kaldı, aklımı çok zor veriyorum okuduğum şeylere ama mutluyum ya nedensiz. Siz de mutlu olun baharın (orada yaz sıcağı vardır belki) tadını çıkarın. Böyle diyorum ama çoğunuzun da sınavı vardır şimdi. Bakın işte başınızın çaresine bu kadar gaza gelmişim bir daha bulamazsınız beni bu lafları söylerken :)
Kendinize çok iyi bakın dostlarım bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle....
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Vappu
Finlandiya'daki ilk günlerimdi, dün gibi hatırlıyorum (10 yıldır buradayım sanki havalara bak), "ya bu adamlar dışarı çıkmaz mı hiç?" diye sordum, "Vappu'da sokaklar dolup taşar" dediler. "Tuvaletim geldi" dedim, "yola yap" dediler, "ayı mıyım ben?" diye sordum, "Vappu'yu görsen herkesin kafa bir dünya yola da tuvaletini yapıyorlar gayet" dediler. "Çok içiyorlar be abi bu Finler" dedim, "Vappu'yu gör yavrum bu daha bir şey değil" dediler.
Nedir bu Vappu peki? Finlandiya'daki 1 Mayıs Bayramı diyelim kısaca. Ancak sadece işçi bayramı değil bu 1 Mayıs, ayrıca Finlandiya çapında büyük bir öğrenci bayramı ve Finler için "bahar geldi, kış uykusundan kalktık vakit coşma vakti" gibi bir anlamı da olan bütün yıl beklenen bir dönem bu Vappu. En azından geldiğimizden beri hep anlattılar Vappu şöyle, Vappu böyle, "Vappu'da çıkma teklifini kızlar ediyormuş" falan :) Normalde 30 Nisan gecesi insanlar ölümüne içerler sonra sokakta laylaylom coşup eğlenirlermiş. 1 Mayıs'ta da bayramı kutlarlarmış. Bizim okulda diğer okullardan farklı olarak bir hafta önceden başladı Vappu. Bir bölümüne katıldık biz de. Piknik düzenlendi güneşli bir havada tüm teknik okul öğrencileri Tampere şehir merkezinde nehrin kenarında toplandık, güzel oldu havamız değişti açıkçası.
Beklenen 30 Nisan akşamı geldi (akşam gelmiyor gerçi burada, hava şu an 22.30'ta yeni yeni kararıyor daha da uzayacak günler, malum baya bir kuzeydeyiz). Eğlenmek için içki içmek hatta sarhoş olmak gerektiği söyleniyordu, aksi takdirde o kadar sarhoşun arasında canımız sıkılırdı. Arkadaslarin da fikrine uyarak yanıma 75cl schweppes + 35cl smirnoff içeren 1,5 lt lik bir kola şişesi aldım (75 + 35 = 110 eder farkındayım) ve şehir merkezine geldik. Saat akşam sekizdi ama dediğim gibi güneşin batmasına daha vardı. Merkez son derece kalabalıktı. Gerçekten herkes bugünü beklemiş gibi görünüyordu. Şişemi yavaş yavaş yudumluyor, etrafı gözlemliyor, güle oynaya arkadaşlarımla şakalaşıyordum (komiklikler, şakalar...). Sonra çenemin düştüğünü ve bağırarak konuşmaya başladığımı fark ettim. Şişeme baktım, bitmişti. Başım dönüyordu ve sürekli sırıtıyordum. Daha önce sarhoş olmuştum ama bu kadarı ilk defa olmuştu sanki. "İçme artık istersen" dediklerini hatırlıyorum. Sonra elim telefona gitti, bu heyecanı eşle dostla paylaşayım dedim. Yapmamak lazım tabii böyle şeyler, sarhoşken sarhoşla takılmalı insan. Telefon hatasından sonra çimlere oturdum boş boş baktım. Alkol olayını edebinde ve ayarında almam gerektiğini öğrendim çünkü uykum geliyordu ve eğlenecek enerjim de kalmamıştı. Kesinlikle gurur duymuyorum yani bunları yazarken dostlarım. Ama hepsi tecrübe elbette. Vappu diye beklediğim meşhur olayın meşhur akşamı saat 23 gibi bitmişti benim için. 2 gibi evdeydim, o arada sadece oturduğumu, Saygın'ın beni tuvalete götürdüğünü , arkadaşlara komik ve saçma bir şeyler söylediğimi, İzmir'de hatta Karşıyakalı olduğunu öğrendiğim yeni tanıştığım bir arkadaşla haykırarak "Kaf Kaf" çektiğimizi ve diğer Türk kardeşlerden "noldu bu çocuğa?", "açılır açılır bir şeyi yok", "Cancığım iyi misin?" gibi lafları duyduğumu hatırlıyorum.
"Yazık valla içmişler içmişler ne hale gelmişler, yolda yürüyemiyor adamlar daha, bak düştü biri valla" diye aylarca hayretle baktığım ayyaş Finlerden farkım kalmamıştı. İki gün sonra güleryüzlü cana yakın insan Merve'nin çektiği videoda baş kahraman olarak yer aldığımı gördüm Facebook'ta. "Sarhoşken herkesi arayın ya da kimseyi aramayın" gibi bir şey söylüyordum kameraya. Ağlasam mı gülsem mi karar veremedim ama ertesi sabah hiçbir şeyim yoktu ve sapasağlam şehir merkezine gidip öğrenci şenliğine katıldım. Etraf yine cıvıl cıvıldı. Teknik üniversiteye özgü olan, yeterli sayıda sosyal etkinliğe katılmış (benim gibi ot olmayan) yeni öğrencileri bir kutuya koyup nehre batırıp çıkarmak gibi orjinal ve marjinal Teekkari törenini (an itibariyle ben yarattım bu ismi) izledik. Ülkemizi üstad Saygın ve Tansu temsil ettiler. Kutladık kendilerini tabii. Ardından Burak,Yaşar ve Mülazım ile çimlere oturduk lafladık, güneşi izledik ve akşam dağıldık. Vappu'yu bu şekilde geçirmiş oldum yani. Golleriyle değil kartlarıyla, olaylarıyla konuşulan bir derbi oldu kısacası :)
Diyeceğim o ki dostlar alkol kötülüklerin anasıdır, kendimizi kontrol edelim, insanlara yük olmayalım :)
Ama eğlenmeyi de ihmal etmeyelim elbette çünkü her şeye rağmen hayat güzel.
Bu arada eve dönüş vakti de yavaş yavaş yaklaşıyor çaktırmadan.
Şimdilik kendinize çok çok iyi bakın, bir sonraki yazıda görüşmek üzere....
Nedir bu Vappu peki? Finlandiya'daki 1 Mayıs Bayramı diyelim kısaca. Ancak sadece işçi bayramı değil bu 1 Mayıs, ayrıca Finlandiya çapında büyük bir öğrenci bayramı ve Finler için "bahar geldi, kış uykusundan kalktık vakit coşma vakti" gibi bir anlamı da olan bütün yıl beklenen bir dönem bu Vappu. En azından geldiğimizden beri hep anlattılar Vappu şöyle, Vappu böyle, "Vappu'da çıkma teklifini kızlar ediyormuş" falan :) Normalde 30 Nisan gecesi insanlar ölümüne içerler sonra sokakta laylaylom coşup eğlenirlermiş. 1 Mayıs'ta da bayramı kutlarlarmış. Bizim okulda diğer okullardan farklı olarak bir hafta önceden başladı Vappu. Bir bölümüne katıldık biz de. Piknik düzenlendi güneşli bir havada tüm teknik okul öğrencileri Tampere şehir merkezinde nehrin kenarında toplandık, güzel oldu havamız değişti açıkçası.
Beklenen 30 Nisan akşamı geldi (akşam gelmiyor gerçi burada, hava şu an 22.30'ta yeni yeni kararıyor daha da uzayacak günler, malum baya bir kuzeydeyiz). Eğlenmek için içki içmek hatta sarhoş olmak gerektiği söyleniyordu, aksi takdirde o kadar sarhoşun arasında canımız sıkılırdı. Arkadaslarin da fikrine uyarak yanıma 75cl schweppes + 35cl smirnoff içeren 1,5 lt lik bir kola şişesi aldım (75 + 35 = 110 eder farkındayım) ve şehir merkezine geldik. Saat akşam sekizdi ama dediğim gibi güneşin batmasına daha vardı. Merkez son derece kalabalıktı. Gerçekten herkes bugünü beklemiş gibi görünüyordu. Şişemi yavaş yavaş yudumluyor, etrafı gözlemliyor, güle oynaya arkadaşlarımla şakalaşıyordum (komiklikler, şakalar...). Sonra çenemin düştüğünü ve bağırarak konuşmaya başladığımı fark ettim. Şişeme baktım, bitmişti. Başım dönüyordu ve sürekli sırıtıyordum. Daha önce sarhoş olmuştum ama bu kadarı ilk defa olmuştu sanki. "İçme artık istersen" dediklerini hatırlıyorum. Sonra elim telefona gitti, bu heyecanı eşle dostla paylaşayım dedim. Yapmamak lazım tabii böyle şeyler, sarhoşken sarhoşla takılmalı insan. Telefon hatasından sonra çimlere oturdum boş boş baktım. Alkol olayını edebinde ve ayarında almam gerektiğini öğrendim çünkü uykum geliyordu ve eğlenecek enerjim de kalmamıştı. Kesinlikle gurur duymuyorum yani bunları yazarken dostlarım. Ama hepsi tecrübe elbette. Vappu diye beklediğim meşhur olayın meşhur akşamı saat 23 gibi bitmişti benim için. 2 gibi evdeydim, o arada sadece oturduğumu, Saygın'ın beni tuvalete götürdüğünü , arkadaşlara komik ve saçma bir şeyler söylediğimi, İzmir'de hatta Karşıyakalı olduğunu öğrendiğim yeni tanıştığım bir arkadaşla haykırarak "Kaf Kaf" çektiğimizi ve diğer Türk kardeşlerden "noldu bu çocuğa?", "açılır açılır bir şeyi yok", "Cancığım iyi misin?" gibi lafları duyduğumu hatırlıyorum.
"Yazık valla içmişler içmişler ne hale gelmişler, yolda yürüyemiyor adamlar daha, bak düştü biri valla" diye aylarca hayretle baktığım ayyaş Finlerden farkım kalmamıştı. İki gün sonra güleryüzlü cana yakın insan Merve'nin çektiği videoda baş kahraman olarak yer aldığımı gördüm Facebook'ta. "Sarhoşken herkesi arayın ya da kimseyi aramayın" gibi bir şey söylüyordum kameraya. Ağlasam mı gülsem mi karar veremedim ama ertesi sabah hiçbir şeyim yoktu ve sapasağlam şehir merkezine gidip öğrenci şenliğine katıldım. Etraf yine cıvıl cıvıldı. Teknik üniversiteye özgü olan, yeterli sayıda sosyal etkinliğe katılmış (benim gibi ot olmayan) yeni öğrencileri bir kutuya koyup nehre batırıp çıkarmak gibi orjinal ve marjinal Teekkari törenini (an itibariyle ben yarattım bu ismi) izledik. Ülkemizi üstad Saygın ve Tansu temsil ettiler. Kutladık kendilerini tabii. Ardından Burak,Yaşar ve Mülazım ile çimlere oturduk lafladık, güneşi izledik ve akşam dağıldık. Vappu'yu bu şekilde geçirmiş oldum yani. Golleriyle değil kartlarıyla, olaylarıyla konuşulan bir derbi oldu kısacası :)
Diyeceğim o ki dostlar alkol kötülüklerin anasıdır, kendimizi kontrol edelim, insanlara yük olmayalım :)
Ama eğlenmeyi de ihmal etmeyelim elbette çünkü her şeye rağmen hayat güzel.
Bu arada eve dönüş vakti de yavaş yavaş yaklaşıyor çaktırmadan.
Şimdilik kendinize çok çok iyi bakın, bir sonraki yazıda görüşmek üzere....
3 Mayıs 2009 Pazar
Berlin, Almanya (Dönüş Yolu ve Azıcık Hamburg)
Birazcık geç oldu bu seferki buluşmamız kusura bakmayın değerli okurlar. Berlin bölümümüz çok önemli, hatta gezinin kilit bölümüdür bence. Aradan iki hafta geçti umarım birşey atlamadan size aktarırım yaşadıklarımızı. 17 Nisan'da Prag'dan yola çıkıp Dresden'deki yemek molasının ardından Berlin'e giriş yaptık. Dresden'in güzel bir yer olduğunu duyduk ama açıkçası hiç gezemedik, meydanda sembolik fotoğraflar çektirdik sadece. Berlin'e girdikten sonra Yunus'u akrabalarına bıraktık ve blogumuzun konuk sanatçısı Arda'yı almak üzere GPS'e adresi girdik. GPS'teki ablaya da yavaş yavaş ısınıyorduk, o da yoruluyordu sonuçta konuş konuş...
Radyoyu kurcalarken Türk bir kanala denk geldik, "aç abi sesi aç" diye coştuk. Arda'yı yerinden aldık ve hostelimize gittik. Son 4 günde gördüğüm üçüncü hosteldi burası ama aslında odalarına bakılrsa tam anlamıyla bir oteldi. Yataklar harikaydı yani acaip mutlu olmuştum. 4 kişilik odada 3 kişi kalacaktık konfora diyecek yoktu. Eşyaları attık ve akşam yemeğine davetli olduğumuz Yaşar'ın akrabalarının evlerine gittik. Berlin'deki Türk mahallesi olarak da bilinen Kreuzberg semtine geldik, arabayı park edebileceğimiz yeri sormak üzere bir dükkana girdim ve direkt olarak Türkçe "abi kolay gelsin buraya park edebiliyor muyuz ki acaba?" dedim. Adam anlamadı ve garip garip baktı. Sonradan öğrendim ki abi Yunan'mış, nasıl bir özgüvenle girdiysem sohbete artık ilk golü yedik yani. Sonra eve çıktık ve çocukların koşturmacası, mutfaktan salona yemek götürme telaşını falan görünce "işte memleketim" dedim. Neredeyse 3 ay olmuştu, öyle yıllardır ayrı kalmamıştım ama özlemişiz bu havayı da. Sonra sohbet, muhabbet kendimizi tanıttık. Yaşar da yıllardır görmüyormuş akrabalarını, "şimdi Yaşar kim bakalım?" diye sorduklarını hatırlıyorum kapıda. Arda ile ben liseden arkadaştım, Yaşar ile üniversiteden, Mülazım ile Finlandiya'da tanıştık. Bağlantılarımızı ve buraya neden geldiğimizi anlatmak gerçekten zordu ve komik bir hal almştı. Bu sohbeti Arda'nın blogundan (http://ardav.blogspot.com/2009/04/17-nisan-hamburg-berlin.html) alıntı yaparak aktarmam en doğrusu, güzel anlatmış çünkü kendisi buyuralım bakalım :
"Çok da misafirperver insanlar. Tek sorun Almanya'da ne yaptığımızı anlatamadık bir türlü. Bazı anekdotlar:
-Hoşgeldiniz çocuklar. Şimdi kim benim akrabam? (Sadece Yaşar)
-Siz hepiniz Gaziantepli misiniz? (Sadece Yaşar Gaziantepli)
-Finlandiya'da mı yaşıyorsunuz? (Finlandiya'da okuyoruz, (ben Almanya'da okuyorum))
-Kaç yıldır Finlandiya'dasınız?(6 aylığına geldik okuyup Türkiye'ye dönücez (ben Almanya'dayım))
-E Almanya'da ne yapıyosunuz?(Okul tatil oldu gezmeye geldik Bremen,Prag,Berlin (ben zaten burdaydım))
-Türkiye'de aynı okulda mısınız?(Can-Yaşar aynı okulda, Mülazım'la Finlandiya'da tanıştılar, Can'la ben liseden arkadaşım)
-E Prag ne alaka? (Şimdi Prag tarihsel, kültürel açıdan çok zengin olmakla beraber...Hadi len)
Bu diyaloğu ailenin her ferdiyle iki tur döndük. Onlar da haklı ama düşününce bana bile karışık geldi. "
Gerçekten böyle oldu ama :) Zaten yol sinirleri gevşetmiş, gülmemek için zor tuttum kendimi. Ama onların bir suçu yok ki bizim durumun kendisi karışık yani. Ardından sofraya oturduk ve gözyaşlarına boğulduk hepimiz. Nasıl bir sofra o, nasıl bir bolluk o... "İşte gerçek yemek, işte gerçek pilav" diye haykırdım içimden. Kurtulmuştuk sonunda. Ne güzel yemeklerimiz varmış bizim kardeşim, değerini o akşam anladım. Demlik çayımızı güzel sohbetle birlikte içip, gece hayatı konusunda yapılması ve yapılmamaması gerekenler hakkında bilgiler aldıktan sonra Yaşar'ı akrabalarında bırakıp Arda, Mülazım ve ben yola koyulduk. Hostel'de formaları değiştirip, resepsiyondaki ablanın tavsiye ettiği yere gittik mekan bulmaya. Dışarıdan bakıldığında sadece üç yer gözüküyordu, daha fazla olması gerektiğini düşünüp biraz daha dolaştık ama hiçbir yer bulamadık geri döndük ilk yere. Bir taraf takım elbiseli baya çatafatlı insanların takıldığı bir yerdi, diğer taraf daha bir ortaydı sanki, üçüncüsü ise her telden adamın bulunabilceği bir yer gibiydi yanılmıyorsam. İlk taraf için şansımızı denemeden önce iri yarı takım elbiseli, pantolonunun sol tarafı boydan boya yırtılmış bir adamın karşıdan geldiğini farkettim. Baya usturuplu bir yırtıktı ama, ben adamın tarzı sandım çok ciddiyim. "Vay be ne çılgın şehirmiş" diye düşündüm meğersem sağlam bir kavga dönmüş mekanın önünde. Dudağı patlamış diğer abimiz, pantolunu yırtılmışa "vay did yu hit mi ya, vat did ay du tu yu?" diyince aksandan Türk olduğunu anladık hemen. Gezinin önemli laflarından biri oldu daha sonra bu laf, yol boyu hatırlattık birbirimize. O mekana zaten spor pantolon giydiğimiz için alnmadık, ceketli pantolonlu Arda'da bizi yalnız bırakmamak adına girmedi sağolsun:)
Her telden adamın olduğu yer olarak tanımladığım yere girmek üzere merdivenlerden aşağıya indik ve girişte sadece küçük bir karoke bar gördüm. "Bu uyduruk yere mi gireceğiz?" diye düşünürken barın arkasına doğru yürümemle arkadaki kocaman dans pistinde yüzlerce kişinin tepindiğini gördüm. Berlin bize hoşgeldin diyordu. Başta üç mekan var dedim ama alt kat kocaman bir yermiş nereden bileyim? Mekanda her telden adam olduğu gerçeği değişmiyordu elbette. Son derece canlı ve enerjik bir yerdi ama bireyler tedirgin etmişti beni belki Finlandiya kadar güven vermiyordu mekan, ondandır. Dj kabinindeki abimizin kalın sesiyle "Berliiiiiin!!!" diye coşturma çabaları da aklımda yer etmiştir o gece. O lafı da gezi boyunca hatırlattım arkadaşlara sürekli.
Sabaha doğru hostele geldik, kahvaltıyı kaçırmamak adına birkaç saat uyuduk, sessizce kahvaltımızı yaptık bir daha yattık ve sonra kalkıp Potzdamer Platz'a doğru yola çıktık. Berlin turumuza başlıyorduk kısacası. Potzdamer Platz son 10-15 yılda yapılanmaya başlamış bir yer, öncesinde hiçbir şey yokmuş. Şimdi modern mimarinin en önemli, en görkemli örnekleri var ilginçti hakikaten. Orada Yaşar ve Yunus (Yaşar'ın akrabası Yunus, diğer Yunus kendi akrabaları ile geziyordu) ile buluştuk ve Yunus bize meşhur Berlin dönerinden yedirdi ve Berlin'i gezdirdi. Arabada giderken Yunus'un zamanında bir rap grubunda beatboxer (ağzıyla upçıss duptıss diye müzik yapan kişi) olduğunu öğrendik. E o zaman hemen bir kayıt yapalım dedik, Berlin caddelerinde arabayla turlayan beş genç o anda meşhur Cartel'e yeni bir yorum kattık, Türkçe Rap'e yeni bir soluk getirdik. Harkiyadı ya:)
Ardından meşhur Brandenburg kapısını gördük. Parlemento binası, duvarın geçtiği yerler derken Yunus'a teşekkür edip ayrıldık. Sonra televizyon kulesini gördük, pahallı diye çıkmadık. Ardından Alexander Platz'daki alışveriş merkezinde fazla oyalanmamdan dolayı arkadaşların koca bir saatini çalmamla birlikte biraz daha turladık ve karnımızı doyuruduktan sonra ikinci gece için formalarımızı değiştirmek üzere hostelimize döndük. Bir gece önce hostele yorgun argın dönerken Arda otobüsteki bir kıza "yav nereye gitsek, bi mekan söylesene" gibisinden birşey sormuştu. Açıkçası kızın üç tane sapa tavsiye edeceği mekandan korkmuştum ben, şunlarla bir dalga geçeyim falan demiştir diye düşünmüştüm. Fakat o gece kızın söylediği yere gidip gördüğüm manzara karşısında kendisine saygılar sundum, takdir ettim.
Mekanın adı Fritz. Upuzun bir kuyruk vardı. Zaten stadyum gibi böyle geniş bir alana konmuş, cadde üstünde bir yer değildi. Maç kuyruğunda gibi hissettim kendimi ama kitle öğrenciydi. İçeriye bir girdik mekan kocaman ama kocaman yani anlatamam size. Paltoları verdik, bir o kata çıktık bir bu kata. Tam bir öğrenci partisiydi bin kişi vardı bence. Bir bölümde kocaman disko, diğer yanda masa tenisi, suni kumsal, diğer yanda playstation ve türevi şeylerin oynandığı yer, diğer tarafta rock gruplarının canlı çaldığı yer... Hepsi aynı anda, canın sıklınca üst kata çık başka bir şey dinle, başka bir şeyle uğraş. "Bonaparte" adlı grubu göreyim dedim. Sahne performansları harikaydı. Elemanlar eski imparatorlukların krallıkların askeri üniformalarını giymişlerdi, baterist de Osmanlı subayı kılığındaydı fesli falan. Sonra bir abla çıktı dans etti alev çıkardı ağzından "vay be" dedim. Mekan çok kalabalık olunca tuvalet sırasında beklemek de ayrı bir sorundu elbette. Biz erkekler neyse de kızların işi genel olarak uzun sürüyor makyaj falan :p Kızlar tuvaletindeki sıra ile erkekler arasındaki sıra arasında ciddi bir fark olunca erkekler tuvaletini kızlar bastı. Evet hayatımda ilk defa böyle bir şeyle karşılaştım ve gözlerle taciz edildim resmen. Sonunda "yeter ama aaa" diyip kızdığımı hatırlıyorum bir değil, iki değil ya. Bir tane özgürlüğümüz var yani kardeşim. Ancak genel olarak Fritz gerçekten aklımda apayrı bir yer etmiştir, unutacağımı hiç sanmıyorum.
Ertesi sabah eşyaları topladık, en son bir Türk mahallesine girip güzel bir yemek yiyip ayrılalım diye düşündük. Sabah hostelin alt katında kermes gibi bir şey vardı. Yani bir dernek faaliyeti gibi bir şeydi tam anlayamadım. Yaşlı teyzeler, amcalar ikinci el kitaptır, hediyelik eşyadır bir şeyler satıyorlardı. Bana bir garip gelmişti zaten o yer, hala çözebilmiş değilim. Neyse Türk mahallesine gidip -ayıptır söylemesi- ayrı bir özlem duyduğumuz mantımızı yedik. İnsanların misafirperverliği, güleryüzlülüğü bizi gerçekten çok mutlu etmişti. Dışarıda otururken Arda'nın Hertha Berlin atkılı ve Bayern Münih şapkalı bir amcayla muhabbeti oldukça komikti. Amcanın kafası güzeldi ama çok şekerdi açıkçası. Kısa bir muhabbetten sonra adam giderken Arda "bak hele şuna yav, gel la buraya" dedi güldük ama Arda'nın akabinde "kommt hier la" demesi ve adamın hemen dönüp bize doğru gelmesiyle gülüşmeler yerini tedirginliğe bıraktı bir an için, duyacağını tahmin etmemiştik çünkü. Arda çok güzel çevirdi ama "Hertha ne yaptı ya bu hafta biliyor musun?" diyerek tansiyonu düşürdü, adam da bir şeyler söyledi gitti. Daha sonra Arda "Oğlum niye engel olmuyorsunuz ya bana, nerden geldi bu özgüven" dedi ama ben baya güldüm bu olaya, ilginçti hakkaten :)
Yaşar'ı akrabalarından alıp kendilerine bize gösterdikleri ilgiden ötürü yüzlerce kez teşekkür ettikten sonra, Yunus'u da kendi akrabalarından alıp Hamburg'un yolunu tuttuk. Berlin'de ilk gün bulutlu olan hava yerini güneşe bırakmıştı ve Hamburg'u bu halde kaçırmayalım dedik.
Hamburg ile ilgili çok hayalim vardı, nehre karşı biramı yudumlamak en önemlisiydi. Ama gerekli ortam, zaman ve enerjiyi bulamadığımızdan ötürü bunu yapamadık. Gece zaten Bremen'e tekrar dönüp Tampere'ye uçacaktık. Akşam Hamburg gece hayatının kalbi dedikleri St.Pauli'de turladık. Bana çok da cazip ve güvenli bir yer olarak gelmedi ama yorgundum da açıkçası. Hamburg'u genel olarak dönüş yolunda bir durak olarak gördüğümüzden aklımda fazla bir şey kalmadı ama şehir meydanı oldukça şekerdi, bolca foto çektik yine de. Bir daha yolum düşerse daha ayrıntılı gezerim seni, kusura bakma Hamburg.
Gece Bremen'e döndük, arabayı teslim ettik ve havaalanına kampımızı kurduk. Havaalanına girişimi size anlatmadan geçemeyeceğim. Kıbrıs'a da İzmir'den uçakla geçtiğim için havaalanlarındaki güvenlik önlemleri konusunda tecrübeli olduğumu sanıyordum. Cüzdanı telefonu çantaya koyar, çantayı bandın üstüne koyarım, hiç ötmeden cebimde bir ton ıvır zıvıra rağmen geçerdim, güvenlikle hiç muhtap bile olmazdım. Yine aynı şekilde geçmeyi düşündüm ama bu sefer öttüm. "Cebimizde ne var acaba?" dedi iri yarı güvenlik görevlisi, "valla bir şey yok" dedim ve üstümü aradı cebim, baya doluydu. Ben sadece kağıt, broşür, mendil falan olduğunu zannediyodum sonra Berlin'de aldığım magneti cebimde unuttuğumu fark ettim, "buldum bi saniye" dedim, cebimden onu çıkartınca adam "sen bi gel bakayım şöyle, boşalt ceplerini" dedi. Cebimden bir tek tavşan çıkmadı yani o an. Bir sürü harita, kullanılmış mendil, fiş, broşür daha neler neler... Annem o an beni görseydi baya kızardı eminim. Zaten hep söylenir "ne pis çocuksun" diye pantolonumu makineye atarken. Sonra adam "arkanı dön, koy ellerini şuraya" diyince ağlamaklı bir sesle "peki abi" dedim, ayak tabanlarıma kadar her yerimi "ciyuu vicuuu" diye aradı cihazla. Sonra azad etti beni arkadaşlarımın yerine döndüm. "Niye beni bulur böyle şeyler?" diye söylene söylene uçağı bekledim ve Tampere'ye yorgunluktan ölmüş bir halde döndük.
Evet dostlarım gezimiz böyleydi. Bu seferki yazı uzun oldu ama aradan çıkarmak lazımdı sanırım. Bir sonraki yazımda size Finlerin meşhur 1 Mayıs bayramı Vappu'yu ve yaşadıklarımı anlatacağım.
Kendinize çok iyi bakın görüşmek üzere...
Radyoyu kurcalarken Türk bir kanala denk geldik, "aç abi sesi aç" diye coştuk. Arda'yı yerinden aldık ve hostelimize gittik. Son 4 günde gördüğüm üçüncü hosteldi burası ama aslında odalarına bakılrsa tam anlamıyla bir oteldi. Yataklar harikaydı yani acaip mutlu olmuştum. 4 kişilik odada 3 kişi kalacaktık konfora diyecek yoktu. Eşyaları attık ve akşam yemeğine davetli olduğumuz Yaşar'ın akrabalarının evlerine gittik. Berlin'deki Türk mahallesi olarak da bilinen Kreuzberg semtine geldik, arabayı park edebileceğimiz yeri sormak üzere bir dükkana girdim ve direkt olarak Türkçe "abi kolay gelsin buraya park edebiliyor muyuz ki acaba?" dedim. Adam anlamadı ve garip garip baktı. Sonradan öğrendim ki abi Yunan'mış, nasıl bir özgüvenle girdiysem sohbete artık ilk golü yedik yani. Sonra eve çıktık ve çocukların koşturmacası, mutfaktan salona yemek götürme telaşını falan görünce "işte memleketim" dedim. Neredeyse 3 ay olmuştu, öyle yıllardır ayrı kalmamıştım ama özlemişiz bu havayı da. Sonra sohbet, muhabbet kendimizi tanıttık. Yaşar da yıllardır görmüyormuş akrabalarını, "şimdi Yaşar kim bakalım?" diye sorduklarını hatırlıyorum kapıda. Arda ile ben liseden arkadaştım, Yaşar ile üniversiteden, Mülazım ile Finlandiya'da tanıştık. Bağlantılarımızı ve buraya neden geldiğimizi anlatmak gerçekten zordu ve komik bir hal almştı. Bu sohbeti Arda'nın blogundan (http://ardav.blogspot.com/2009/04/17-nisan-hamburg-berlin.html) alıntı yaparak aktarmam en doğrusu, güzel anlatmış çünkü kendisi buyuralım bakalım :
"Çok da misafirperver insanlar. Tek sorun Almanya'da ne yaptığımızı anlatamadık bir türlü. Bazı anekdotlar:
-Hoşgeldiniz çocuklar. Şimdi kim benim akrabam? (Sadece Yaşar)
-Siz hepiniz Gaziantepli misiniz? (Sadece Yaşar Gaziantepli)
-Finlandiya'da mı yaşıyorsunuz? (Finlandiya'da okuyoruz, (ben Almanya'da okuyorum))
-Kaç yıldır Finlandiya'dasınız?(6 aylığına geldik okuyup Türkiye'ye dönücez (ben Almanya'dayım))
-E Almanya'da ne yapıyosunuz?(Okul tatil oldu gezmeye geldik Bremen,Prag,Berlin (ben zaten burdaydım))
-Türkiye'de aynı okulda mısınız?(Can-Yaşar aynı okulda, Mülazım'la Finlandiya'da tanıştılar, Can'la ben liseden arkadaşım)
-E Prag ne alaka? (Şimdi Prag tarihsel, kültürel açıdan çok zengin olmakla beraber...Hadi len)
Bu diyaloğu ailenin her ferdiyle iki tur döndük. Onlar da haklı ama düşününce bana bile karışık geldi. "
Gerçekten böyle oldu ama :) Zaten yol sinirleri gevşetmiş, gülmemek için zor tuttum kendimi. Ama onların bir suçu yok ki bizim durumun kendisi karışık yani. Ardından sofraya oturduk ve gözyaşlarına boğulduk hepimiz. Nasıl bir sofra o, nasıl bir bolluk o... "İşte gerçek yemek, işte gerçek pilav" diye haykırdım içimden. Kurtulmuştuk sonunda. Ne güzel yemeklerimiz varmış bizim kardeşim, değerini o akşam anladım. Demlik çayımızı güzel sohbetle birlikte içip, gece hayatı konusunda yapılması ve yapılmamaması gerekenler hakkında bilgiler aldıktan sonra Yaşar'ı akrabalarında bırakıp Arda, Mülazım ve ben yola koyulduk. Hostel'de formaları değiştirip, resepsiyondaki ablanın tavsiye ettiği yere gittik mekan bulmaya. Dışarıdan bakıldığında sadece üç yer gözüküyordu, daha fazla olması gerektiğini düşünüp biraz daha dolaştık ama hiçbir yer bulamadık geri döndük ilk yere. Bir taraf takım elbiseli baya çatafatlı insanların takıldığı bir yerdi, diğer taraf daha bir ortaydı sanki, üçüncüsü ise her telden adamın bulunabilceği bir yer gibiydi yanılmıyorsam. İlk taraf için şansımızı denemeden önce iri yarı takım elbiseli, pantolonunun sol tarafı boydan boya yırtılmış bir adamın karşıdan geldiğini farkettim. Baya usturuplu bir yırtıktı ama, ben adamın tarzı sandım çok ciddiyim. "Vay be ne çılgın şehirmiş" diye düşündüm meğersem sağlam bir kavga dönmüş mekanın önünde. Dudağı patlamış diğer abimiz, pantolunu yırtılmışa "vay did yu hit mi ya, vat did ay du tu yu?" diyince aksandan Türk olduğunu anladık hemen. Gezinin önemli laflarından biri oldu daha sonra bu laf, yol boyu hatırlattık birbirimize. O mekana zaten spor pantolon giydiğimiz için alnmadık, ceketli pantolonlu Arda'da bizi yalnız bırakmamak adına girmedi sağolsun:)
Her telden adamın olduğu yer olarak tanımladığım yere girmek üzere merdivenlerden aşağıya indik ve girişte sadece küçük bir karoke bar gördüm. "Bu uyduruk yere mi gireceğiz?" diye düşünürken barın arkasına doğru yürümemle arkadaki kocaman dans pistinde yüzlerce kişinin tepindiğini gördüm. Berlin bize hoşgeldin diyordu. Başta üç mekan var dedim ama alt kat kocaman bir yermiş nereden bileyim? Mekanda her telden adam olduğu gerçeği değişmiyordu elbette. Son derece canlı ve enerjik bir yerdi ama bireyler tedirgin etmişti beni belki Finlandiya kadar güven vermiyordu mekan, ondandır. Dj kabinindeki abimizin kalın sesiyle "Berliiiiiin!!!" diye coşturma çabaları da aklımda yer etmiştir o gece. O lafı da gezi boyunca hatırlattım arkadaşlara sürekli.
Sabaha doğru hostele geldik, kahvaltıyı kaçırmamak adına birkaç saat uyuduk, sessizce kahvaltımızı yaptık bir daha yattık ve sonra kalkıp Potzdamer Platz'a doğru yola çıktık. Berlin turumuza başlıyorduk kısacası. Potzdamer Platz son 10-15 yılda yapılanmaya başlamış bir yer, öncesinde hiçbir şey yokmuş. Şimdi modern mimarinin en önemli, en görkemli örnekleri var ilginçti hakikaten. Orada Yaşar ve Yunus (Yaşar'ın akrabası Yunus, diğer Yunus kendi akrabaları ile geziyordu) ile buluştuk ve Yunus bize meşhur Berlin dönerinden yedirdi ve Berlin'i gezdirdi. Arabada giderken Yunus'un zamanında bir rap grubunda beatboxer (ağzıyla upçıss duptıss diye müzik yapan kişi) olduğunu öğrendik. E o zaman hemen bir kayıt yapalım dedik, Berlin caddelerinde arabayla turlayan beş genç o anda meşhur Cartel'e yeni bir yorum kattık, Türkçe Rap'e yeni bir soluk getirdik. Harkiyadı ya:)
Ardından meşhur Brandenburg kapısını gördük. Parlemento binası, duvarın geçtiği yerler derken Yunus'a teşekkür edip ayrıldık. Sonra televizyon kulesini gördük, pahallı diye çıkmadık. Ardından Alexander Platz'daki alışveriş merkezinde fazla oyalanmamdan dolayı arkadaşların koca bir saatini çalmamla birlikte biraz daha turladık ve karnımızı doyuruduktan sonra ikinci gece için formalarımızı değiştirmek üzere hostelimize döndük. Bir gece önce hostele yorgun argın dönerken Arda otobüsteki bir kıza "yav nereye gitsek, bi mekan söylesene" gibisinden birşey sormuştu. Açıkçası kızın üç tane sapa tavsiye edeceği mekandan korkmuştum ben, şunlarla bir dalga geçeyim falan demiştir diye düşünmüştüm. Fakat o gece kızın söylediği yere gidip gördüğüm manzara karşısında kendisine saygılar sundum, takdir ettim.
Mekanın adı Fritz. Upuzun bir kuyruk vardı. Zaten stadyum gibi böyle geniş bir alana konmuş, cadde üstünde bir yer değildi. Maç kuyruğunda gibi hissettim kendimi ama kitle öğrenciydi. İçeriye bir girdik mekan kocaman ama kocaman yani anlatamam size. Paltoları verdik, bir o kata çıktık bir bu kata. Tam bir öğrenci partisiydi bin kişi vardı bence. Bir bölümde kocaman disko, diğer yanda masa tenisi, suni kumsal, diğer yanda playstation ve türevi şeylerin oynandığı yer, diğer tarafta rock gruplarının canlı çaldığı yer... Hepsi aynı anda, canın sıklınca üst kata çık başka bir şey dinle, başka bir şeyle uğraş. "Bonaparte" adlı grubu göreyim dedim. Sahne performansları harikaydı. Elemanlar eski imparatorlukların krallıkların askeri üniformalarını giymişlerdi, baterist de Osmanlı subayı kılığındaydı fesli falan. Sonra bir abla çıktı dans etti alev çıkardı ağzından "vay be" dedim. Mekan çok kalabalık olunca tuvalet sırasında beklemek de ayrı bir sorundu elbette. Biz erkekler neyse de kızların işi genel olarak uzun sürüyor makyaj falan :p Kızlar tuvaletindeki sıra ile erkekler arasındaki sıra arasında ciddi bir fark olunca erkekler tuvaletini kızlar bastı. Evet hayatımda ilk defa böyle bir şeyle karşılaştım ve gözlerle taciz edildim resmen. Sonunda "yeter ama aaa" diyip kızdığımı hatırlıyorum bir değil, iki değil ya. Bir tane özgürlüğümüz var yani kardeşim. Ancak genel olarak Fritz gerçekten aklımda apayrı bir yer etmiştir, unutacağımı hiç sanmıyorum.
Ertesi sabah eşyaları topladık, en son bir Türk mahallesine girip güzel bir yemek yiyip ayrılalım diye düşündük. Sabah hostelin alt katında kermes gibi bir şey vardı. Yani bir dernek faaliyeti gibi bir şeydi tam anlayamadım. Yaşlı teyzeler, amcalar ikinci el kitaptır, hediyelik eşyadır bir şeyler satıyorlardı. Bana bir garip gelmişti zaten o yer, hala çözebilmiş değilim. Neyse Türk mahallesine gidip -ayıptır söylemesi- ayrı bir özlem duyduğumuz mantımızı yedik. İnsanların misafirperverliği, güleryüzlülüğü bizi gerçekten çok mutlu etmişti. Dışarıda otururken Arda'nın Hertha Berlin atkılı ve Bayern Münih şapkalı bir amcayla muhabbeti oldukça komikti. Amcanın kafası güzeldi ama çok şekerdi açıkçası. Kısa bir muhabbetten sonra adam giderken Arda "bak hele şuna yav, gel la buraya" dedi güldük ama Arda'nın akabinde "kommt hier la" demesi ve adamın hemen dönüp bize doğru gelmesiyle gülüşmeler yerini tedirginliğe bıraktı bir an için, duyacağını tahmin etmemiştik çünkü. Arda çok güzel çevirdi ama "Hertha ne yaptı ya bu hafta biliyor musun?" diyerek tansiyonu düşürdü, adam da bir şeyler söyledi gitti. Daha sonra Arda "Oğlum niye engel olmuyorsunuz ya bana, nerden geldi bu özgüven" dedi ama ben baya güldüm bu olaya, ilginçti hakkaten :)
Yaşar'ı akrabalarından alıp kendilerine bize gösterdikleri ilgiden ötürü yüzlerce kez teşekkür ettikten sonra, Yunus'u da kendi akrabalarından alıp Hamburg'un yolunu tuttuk. Berlin'de ilk gün bulutlu olan hava yerini güneşe bırakmıştı ve Hamburg'u bu halde kaçırmayalım dedik.
Hamburg ile ilgili çok hayalim vardı, nehre karşı biramı yudumlamak en önemlisiydi. Ama gerekli ortam, zaman ve enerjiyi bulamadığımızdan ötürü bunu yapamadık. Gece zaten Bremen'e tekrar dönüp Tampere'ye uçacaktık. Akşam Hamburg gece hayatının kalbi dedikleri St.Pauli'de turladık. Bana çok da cazip ve güvenli bir yer olarak gelmedi ama yorgundum da açıkçası. Hamburg'u genel olarak dönüş yolunda bir durak olarak gördüğümüzden aklımda fazla bir şey kalmadı ama şehir meydanı oldukça şekerdi, bolca foto çektik yine de. Bir daha yolum düşerse daha ayrıntılı gezerim seni, kusura bakma Hamburg.
Gece Bremen'e döndük, arabayı teslim ettik ve havaalanına kampımızı kurduk. Havaalanına girişimi size anlatmadan geçemeyeceğim. Kıbrıs'a da İzmir'den uçakla geçtiğim için havaalanlarındaki güvenlik önlemleri konusunda tecrübeli olduğumu sanıyordum. Cüzdanı telefonu çantaya koyar, çantayı bandın üstüne koyarım, hiç ötmeden cebimde bir ton ıvır zıvıra rağmen geçerdim, güvenlikle hiç muhtap bile olmazdım. Yine aynı şekilde geçmeyi düşündüm ama bu sefer öttüm. "Cebimizde ne var acaba?" dedi iri yarı güvenlik görevlisi, "valla bir şey yok" dedim ve üstümü aradı cebim, baya doluydu. Ben sadece kağıt, broşür, mendil falan olduğunu zannediyodum sonra Berlin'de aldığım magneti cebimde unuttuğumu fark ettim, "buldum bi saniye" dedim, cebimden onu çıkartınca adam "sen bi gel bakayım şöyle, boşalt ceplerini" dedi. Cebimden bir tek tavşan çıkmadı yani o an. Bir sürü harita, kullanılmış mendil, fiş, broşür daha neler neler... Annem o an beni görseydi baya kızardı eminim. Zaten hep söylenir "ne pis çocuksun" diye pantolonumu makineye atarken. Sonra adam "arkanı dön, koy ellerini şuraya" diyince ağlamaklı bir sesle "peki abi" dedim, ayak tabanlarıma kadar her yerimi "ciyuu vicuuu" diye aradı cihazla. Sonra azad etti beni arkadaşlarımın yerine döndüm. "Niye beni bulur böyle şeyler?" diye söylene söylene uçağı bekledim ve Tampere'ye yorgunluktan ölmüş bir halde döndük.
Evet dostlarım gezimiz böyleydi. Bu seferki yazı uzun oldu ama aradan çıkarmak lazımdı sanırım. Bir sonraki yazımda size Finlerin meşhur 1 Mayıs bayramı Vappu'yu ve yaşadıklarımı anlatacağım.
Kendinize çok iyi bakın görüşmek üzere...
28 Nisan 2009 Salı
Prag - Çek Cumhuriyeti
Efendim 15 Nisan akşamı geç saatlerde Prag'a giriş yaptık. Yolculuk uzun sürdü açıkçası. Almanya'da tuvalet için durduğumuz bir yere dikkat çekmek istiyorum. 50 cent verip makineden tuvalet için bilet alıyorsunuz ve turnikeden geçip içeri giriyorsunuz. Makinenin verdiği biletin sadece maliyeti 50 cent gibi birşeydi bence, adamlar nereden para kazanıyorlar anlayamadım. "Yahu nerden takıldın tuvalet biletine" diyeceksiniz ama ömrümde böyle birşey görmedim hala cüzdanımda saklıyorum. Bandrollü falan bir de, hani utanmasalar kabin, pisuvar numarası falan yazacak üstünde. Neyse etkiledi o bilet beni :)
Nerde kalmıştık? Prag'da hostele giriş yaptık. Arabayı park etmek ufak bir krize neden oldu. Adamların park yeri var diye o hosteli seçtik meğer önceden aramak gerekiyormuş falan. Bilmediğimiz yer sonuçta ne yaparız ne ederiz derken sonradan öğrendik ki boş bir arsada ücretsiz bir park yeri varmış zaten orayı kullandık. Mülazım baya sinirlendi hosteldeki genç, temiz yüzlü kardeşe. Ben ise sakin olmasını önerdim. "McDonalds bul bana" diyecek kadar sinirlendi yani çok ilginçti. Neyse yataklarımıza yerleştik. Oda 16 kişilikti ama işin iyi tarafı yatakların bu sefer numarası vardı. Frankfurt'taki yatağı işgal etme olayı yaşanmayacaktı yani. Ben 6 numarayı seçtim neden bilmiyorum. Ama oda kalabalık kim uyuyor, kim uyumuyor anlamıyordum. Hostel hayatı konusunda daha tecrübeli olacağım sanırım. Neyse uzatmayalım, akşam bir şeyler atıştırdık merkezde. Prag merkezindeki Ulusal Müze'nin gece görüntüsüne hayranlıkla baktım. Hakikaten çok görkemli bir binaydı. Tekrar hostele döndük, yatmadan bir bilardo atalım, hostelin ücretsiz "hoşgeldin" birasını içelim dedik. Biranın iğrençliğine ve bilardoda Yunus ile yenilmemize rağmen moral bozmadan yerimize çıktık, mışıl mışıl uyuduk.
Hosteldeki odamızın hemen hemen yarısının kız olması odadan iğrenmemi engelledi. Üst katımda yatan abiyi uyandırmamak için elimden geleni yaptım ama sürekli birşeyleri almayı unuttuğumdan odaya zırt pırt girip dolabımdan birşeyler alıyordum. Neyse kahvaltımızı yaptık mutfakta sohbet muhabbet eşliğinde. Kahvaltı zamanı mutfak dolu oluyor doğal olarak. Sohbetin can alıcı bir kısmında, hosteldeki kız nüfusuna vurguda bulunmak amacıyla "e abi hostelde population fifty fifty yani" gibi bir lafı gayet yüksek sesle haykırdım. Bu şekilde barzo konuşmaları bizden başka Türkçe bilen olmadığı için rahatlıkla yapabiliyordum aylardır, fakat sarfettiğim cümlenin Türkçe olmadığını ve yanımda 5 kişilik bir kız grubu olduğunu farkedince baya mahcup oldum. Nasıl bir laftır, nasıl bir Türkçe düşmanlığıdır hayret ettim :)
Kahvaltıdan sonra çıktık dışarı, hava tek kelimeyle mükemmeldi. Otobüse atladık doğru şehir merkezine. Otobüs baya Türkiye'de kullandığımız eski, kırmızı, körüklü ve son derece gürültülü çalışan otobüslerdendi. Onu da özlemişiz farkettim. Yunus'un Prag'a ikinci gelişi olduğu için o yönlendirdi hep bizi. Prag kalesine çıktık, başta St.Vitus katedrali olmak üzere içindeki diğer mimarileri gördük. Ardından aşağı indik, hediyelik eşya baktık, karnımızı doyurup meşhur Charles Bridge adlı köprüden yürüdük, etrafı seyrettik. Etraf turist kaynıyor tabii haliyle. Yunus fotoğrafçı olduğu için "abi bir de beni şöyle alsana, bir de böyle abi" diye diye kullandım bu fırsatı. Old Town'u da yarım yamalak gezdikten sonra yorulduk kaldırıma çöktük. Yaşar ve Mülazım hostele gitme taraftarıydı, iyi bir fikir çıkmazsa ben de odama gider öğle uykumu uyurdum ama Yunus Vltava nehrindeki adaya gitmek istediğini söyledi. Onunla gitmeye karar verdim ve geçici bir süre ikiye iki ayrıldık. Yürürken nehir kıyısında açık hava bir mekan gördük ve oturalım dedik. Akustik gitar ruhumuzu okşattı ve karşımızda duran adayı bir çırpıda silerek o mekanı tercih ettik. Güneş yavaş yavaş batıyordu, müzik, nehir, Prag'ın arka arkaya sıralanmış köprüleri, insanlar derken birer bira aldık ve Yunus'la muhabbetin dibine vurduk. İki saatte o hikayesini anlattı, ben kendiminkini anlattım ve o an Prag'ı yaşadım, bu şehre saygı duydum yani. Harika bir ortamdı kısacası.
Sonra hostele dönüp uykucuları kaldıralım derken, bizimkileri merkeze gitmek üzereyken ayakta yakaladık. Planım yarım saat kestirmekti ama vakit geç olmuştu, güzel hesaplı bir restaurantta yemeğimizi yedikten sonra ismini şu an hatırlayamadığım bir mekana gittik gece hayatını görelim diye. Mekan üç katlı içinde farklı farklı barların bulunduğu kapalı bir yer. Bir yerde pop, diğer yerde tekno, diğer yerde rock çalıyor. Bu modelde mekanlara pek alışık değilim - gerçi Berlin'de bunun hasını gördüm anlatacağım daha sonra- ama hoşuma gitti düzen. Bizim oturduğumuz yerde masanın ayağında otomobil jantı, üstümüzde de dönen dişlileriyle bildiğimiz otomobil motoru vardı. Hafta içi olduğu için boştu mekan ama birkaç saatlik sohbet de tatmin etti yani bizi. Yorulmuştuk da, vakitlice döndük hostelimize, bu sefer langırt atalım dedik yatmadan, onu da takım arkadaşım Yaşar ile benim hatalarım yüzünden kaybettik. Yine moral bozmadan yattım uyudum. Odaya girdiğimde üst katımdaki adam dahil bütün gün sadece uyuduklarından şüphelendiğim insanlar olduğunu fark ettim. Öyle uyuyor adamlar ya hayret vallahi :)
Prag'daki son sabahımızda Berlin'e çıkmak üzere topladık eşyalarımızı ve şehri terk etmeden önce tepede gördüğümüz büyük metronom figürünü de görelim dedik, oraya çıktık. Prag tepeden harika gözüküyordu. Köprülerin Vltava nehrinde dizilişi, gotik mimarilerinden sivrilen kuleler o sabah bulutlarla kaplanmış gökyüzüyle birlikte gerçekten çok çok güzeldi, hayran kaldım. Yaptığı bu son hareketle Prag'ı sevdiğimi söyleyebilirim kısacası.
Hafif yağan yağmur ile birlikte Prag ile vedalaştık ve Berlin'in yolunu tuttuk. Berlin'deki heyecanı bir sonraki yazıda paylaşacağım sizlerle.
Şimdilik kendinize iyi bakın görüşmek üzere...
Nerde kalmıştık? Prag'da hostele giriş yaptık. Arabayı park etmek ufak bir krize neden oldu. Adamların park yeri var diye o hosteli seçtik meğer önceden aramak gerekiyormuş falan. Bilmediğimiz yer sonuçta ne yaparız ne ederiz derken sonradan öğrendik ki boş bir arsada ücretsiz bir park yeri varmış zaten orayı kullandık. Mülazım baya sinirlendi hosteldeki genç, temiz yüzlü kardeşe. Ben ise sakin olmasını önerdim. "McDonalds bul bana" diyecek kadar sinirlendi yani çok ilginçti. Neyse yataklarımıza yerleştik. Oda 16 kişilikti ama işin iyi tarafı yatakların bu sefer numarası vardı. Frankfurt'taki yatağı işgal etme olayı yaşanmayacaktı yani. Ben 6 numarayı seçtim neden bilmiyorum. Ama oda kalabalık kim uyuyor, kim uyumuyor anlamıyordum. Hostel hayatı konusunda daha tecrübeli olacağım sanırım. Neyse uzatmayalım, akşam bir şeyler atıştırdık merkezde. Prag merkezindeki Ulusal Müze'nin gece görüntüsüne hayranlıkla baktım. Hakikaten çok görkemli bir binaydı. Tekrar hostele döndük, yatmadan bir bilardo atalım, hostelin ücretsiz "hoşgeldin" birasını içelim dedik. Biranın iğrençliğine ve bilardoda Yunus ile yenilmemize rağmen moral bozmadan yerimize çıktık, mışıl mışıl uyuduk.
Hosteldeki odamızın hemen hemen yarısının kız olması odadan iğrenmemi engelledi. Üst katımda yatan abiyi uyandırmamak için elimden geleni yaptım ama sürekli birşeyleri almayı unuttuğumdan odaya zırt pırt girip dolabımdan birşeyler alıyordum. Neyse kahvaltımızı yaptık mutfakta sohbet muhabbet eşliğinde. Kahvaltı zamanı mutfak dolu oluyor doğal olarak. Sohbetin can alıcı bir kısmında, hosteldeki kız nüfusuna vurguda bulunmak amacıyla "e abi hostelde population fifty fifty yani" gibi bir lafı gayet yüksek sesle haykırdım. Bu şekilde barzo konuşmaları bizden başka Türkçe bilen olmadığı için rahatlıkla yapabiliyordum aylardır, fakat sarfettiğim cümlenin Türkçe olmadığını ve yanımda 5 kişilik bir kız grubu olduğunu farkedince baya mahcup oldum. Nasıl bir laftır, nasıl bir Türkçe düşmanlığıdır hayret ettim :)
Kahvaltıdan sonra çıktık dışarı, hava tek kelimeyle mükemmeldi. Otobüse atladık doğru şehir merkezine. Otobüs baya Türkiye'de kullandığımız eski, kırmızı, körüklü ve son derece gürültülü çalışan otobüslerdendi. Onu da özlemişiz farkettim. Yunus'un Prag'a ikinci gelişi olduğu için o yönlendirdi hep bizi. Prag kalesine çıktık, başta St.Vitus katedrali olmak üzere içindeki diğer mimarileri gördük. Ardından aşağı indik, hediyelik eşya baktık, karnımızı doyurup meşhur Charles Bridge adlı köprüden yürüdük, etrafı seyrettik. Etraf turist kaynıyor tabii haliyle. Yunus fotoğrafçı olduğu için "abi bir de beni şöyle alsana, bir de böyle abi" diye diye kullandım bu fırsatı. Old Town'u da yarım yamalak gezdikten sonra yorulduk kaldırıma çöktük. Yaşar ve Mülazım hostele gitme taraftarıydı, iyi bir fikir çıkmazsa ben de odama gider öğle uykumu uyurdum ama Yunus Vltava nehrindeki adaya gitmek istediğini söyledi. Onunla gitmeye karar verdim ve geçici bir süre ikiye iki ayrıldık. Yürürken nehir kıyısında açık hava bir mekan gördük ve oturalım dedik. Akustik gitar ruhumuzu okşattı ve karşımızda duran adayı bir çırpıda silerek o mekanı tercih ettik. Güneş yavaş yavaş batıyordu, müzik, nehir, Prag'ın arka arkaya sıralanmış köprüleri, insanlar derken birer bira aldık ve Yunus'la muhabbetin dibine vurduk. İki saatte o hikayesini anlattı, ben kendiminkini anlattım ve o an Prag'ı yaşadım, bu şehre saygı duydum yani. Harika bir ortamdı kısacası.
Sonra hostele dönüp uykucuları kaldıralım derken, bizimkileri merkeze gitmek üzereyken ayakta yakaladık. Planım yarım saat kestirmekti ama vakit geç olmuştu, güzel hesaplı bir restaurantta yemeğimizi yedikten sonra ismini şu an hatırlayamadığım bir mekana gittik gece hayatını görelim diye. Mekan üç katlı içinde farklı farklı barların bulunduğu kapalı bir yer. Bir yerde pop, diğer yerde tekno, diğer yerde rock çalıyor. Bu modelde mekanlara pek alışık değilim - gerçi Berlin'de bunun hasını gördüm anlatacağım daha sonra- ama hoşuma gitti düzen. Bizim oturduğumuz yerde masanın ayağında otomobil jantı, üstümüzde de dönen dişlileriyle bildiğimiz otomobil motoru vardı. Hafta içi olduğu için boştu mekan ama birkaç saatlik sohbet de tatmin etti yani bizi. Yorulmuştuk da, vakitlice döndük hostelimize, bu sefer langırt atalım dedik yatmadan, onu da takım arkadaşım Yaşar ile benim hatalarım yüzünden kaybettik. Yine moral bozmadan yattım uyudum. Odaya girdiğimde üst katımdaki adam dahil bütün gün sadece uyuduklarından şüphelendiğim insanlar olduğunu fark ettim. Öyle uyuyor adamlar ya hayret vallahi :)
Prag'daki son sabahımızda Berlin'e çıkmak üzere topladık eşyalarımızı ve şehri terk etmeden önce tepede gördüğümüz büyük metronom figürünü de görelim dedik, oraya çıktık. Prag tepeden harika gözüküyordu. Köprülerin Vltava nehrinde dizilişi, gotik mimarilerinden sivrilen kuleler o sabah bulutlarla kaplanmış gökyüzüyle birlikte gerçekten çok çok güzeldi, hayran kaldım. Yaptığı bu son hareketle Prag'ı sevdiğimi söyleyebilirim kısacası.
Hafif yağan yağmur ile birlikte Prag ile vedalaştık ve Berlin'in yolunu tuttuk. Berlin'deki heyecanı bir sonraki yazıda paylaşacağım sizlerle.
Şimdilik kendinize iyi bakın görüşmek üzere...
25 Nisan 2009 Cumartesi
Bremen, Frankfurt - Almanya
14 Nisan'da Yaşar, Mülazım ve Yunus ile birlikte Bremen'in yolunu tuttuk efendim. Ryanair'in arkaya yatmayan iğrenç koltuklarında uyumaya çalıştım, başaramadım haliyle. Uçakten indiğimizde Bremen'de tek kelimeyle mükemmel bir hava vardı. Nasıl bir sevinçle doldum size anlatamam. Hemen araba kiralamak için şehir merkezine gittik tramvayla. Havaalanı ile şehir merkezi son derece yakın Bremen'de. Araba şirketine geldik, benim kartım kullanılacağı için bir ton bilgi aldılar, imza attırdılar acaip gerildim.
Gezi öncesi Mülazım'la arabalar hakkında konuşurken "otomatik vites araba olur mu arkadaş, takıcaksın vitesi elin gidecek böle böle o zaman keyif alıyorsun" fikrini savunuyordu kendisi. Ben ise hayatında toplam 50 km yapmış bir şöför olarak belki de düz vites arabayı kaldıramadığımdan, otomatik arabanın çok daha rahat ve avantajlı olduğunu düşünüyordum. Derken arabaya bir baktık ki otomatiiik! Şöförlerimiz Mülazım ve Yunus çöktüler tabii bu gelişmeyi görünce. Ben kıs kıs güldüm azıcık, kıs kıs ama. Neyse teknoloji harikası GPS'i (adresi giriyorsun alete ekranında sana harita üstünden gösteriyor aha burdan sağa ışıktan sola falan diye) de taktık arabaya, gittik Bremen'in tam merkezine.
Son derece şeker, tatlı bir şehir. Şehir meydanı, kliseler, mızıkacıların ufak ama sevimli heykeli...
Türk lokantası bulduk, özlediğimiz tada kavuşalım dedik. Baklavaya çaya falan da para verince çok da hesaplı bir şey ödemedik ama sağlık olsun özlemiştik hakkaten. Ardından merkezde turladık. Mızıkacıların heykelinin önünde resim çektirmeyi acaip istedim şöyle eşeğin ayağına tutunup falan ama etraftaki çocuklardan fırsat kalmadı malesef. Neyse içimizde gezi konusunda en tecrübeli kişi olan Yunus'un rehberliğinde dolaştık da dolaştık. Sonunda o kadar güzel bir parka çıktık ki anlatamam. Havaya zaten tapmıştık montumuzu çoktan çıkarmıştık, bir de üstüne yeşillik, dere, kuşlar, çiçekler falan eklenince valla insan olduk hepimiz :)
Ayrılma vakti gelmişti Bremen'den daha çok yolumuz vardı. Yunus'u Dortmund'a bırakacaktık, Mülazım beni ve Yaşar'ı Frankfurt'a atacak sonra kendisi Frankfurt yakınlarındaki Marburg'a arkadaşının yanına gidecekti. Ertesi gün Frankfurt'ta buluşacaktık (o kadar kolay olmadı ama buluştuk yine de ehehe). GPS denen aleti Türkçe yaptık ama kadın sağa dön, düz devam et gibi biraz emirli konuşuyordu açıkçası sinirlendik İngilizce yaptık sonra. Başta çıkmaz sokaklara, ters yönlere soktu ama sonra bulduk yolumuzu aktık. Almanya'da yollar şahane vallahi. Dümdüz otoban tadında oradan oraya git yani. Etraf yeşillik vallahi güzel ülke bence. Yolun ortasında koyun sürüsü, kenarda muz satan el kol yapan amcalar falan yok. Ulan onları bile özledik be! Neyse GPS ekranındaki km göstergesini geriye saya saya vardık Dortmund'a. Yunus'u bir caddede bıraktık ve şehrin içine girmeden çıktık Frankfurt yoluna. Acaip yorulmuştuk ve yoldan gına gelmişti. Sohbet muhabbet açayım dedim ama aklıma hiçbir şey gelmedi. Sonra akşam oldu, kocaman kocaman gökdelenler gördük ve Frankfurt am Main 'e gelmiş bulunduk. Bir de Frankfurt am Oder var sanırım ama asıl baba Frankfurt bu am Main olanı biz ona gittik :)
Neyse alet sayesinde direkt hostelin kapısının önünde indik "vallahi bravo" dedim. Tren istasyonunun da dibindeymiş hostel öyle uçsuz bucaksız değil yani. Neyse Mülazım'ı uğurladık, bize "dat dat" yaptı, Yaşar'da karşılık vermek için su fırlattı çocuğun suratına geldi falan komikti gerçekten. Girdik efendim eşyaları da odaya bırakalım dedik. Hangi yatak boş neresi müsait anlayamadık, sonunda bir yer bulduk attık çantaları. Çıktık bir akşam yemeği yiyelim diye etrafta sürüyle Türk var zaten sorduk, "burdan sola dönün hesaplı yersiniz" dedi bir amca. Sola bir döndük ki bir sürü gece kulubu, erotik bar falan. Ama sokak hani bizi her an içeri sokup "oynayın leaan" diyebilecek insanlarla doluydu. "Naptık biz ya" diye düşünürken bir Türk lokantası bulduk, güzel bir çorba içtik onu da çok özlemişiz tabii. Sonra fırladık ana caddeye azıcık daha dolaştık ve hostele döndük. Yorulduk yatalım derken odaya bir geldik ki yatağımda şişko, kolunda böle kocaman dövmesi olan horul horul horlayan bir yaratık yatıyor, sızmış adam. Eşyaları yere atmış bir de eşşek. Adama baktım, kendime baktım. "Şimdi uyandırsam uyanmaz, uyansa sarhoş ne yapacağı belli olmaz, kolunda dövmesi var, bir yatak için değmez" dedim ve Yaşar ile birlikte resepsiyona gidip odamızı değiştirdik. Yeni oda çok daha iyiydi zaten bir kişi vardı sanırım. O eleman da geldi kapıyı açamadı, biz açalım içeriden derken kilitli kaldık odada. Uyumak için çıldırırken bu olmamalıydı. Sinirden gülmeye başladım. Sanırım bir sağ bir sol derken biz kitlemişiz kapıyı hallettik sonra. Oda arkadaşımız Tony adında bizim yaşlarımızda Amerikalı bir gezgin. Bu Amerikalıların aksanını anlamak apayrı bir iş zaten. Bu kadar yutulmaz, bu kadar yuvarlanmaz arkadaş bir laf. Neyse mışıl mışl uyuduk sonunda.
Sabah kahvaltımızı yaptık ve güneşli havanın da tadını çıkarıp Frankfurt caddelerinde dolaştık. Main nehri kıyısında parkta yürüdük sonra meydana çıktık. Sonuçta Frankfurt sadece Almanya'nın değil Avrupa'nın da en büyük iş merkezlerinden birisi. Avrupa'nın en büyük gökdelenleri buradaymış sanırım. Bir değil iki değil bir sürü gökdelen ve takım elbiseli abiler, döpiyesli ablalar... Meydan daha turist doluydu, biraz daha rahatladık bizim gibileri görünce. Neyse dolaştık biraz oturduk bir şeyler içtik. Dedim iki kur Almanca almışım azıcık pratik yapayım. "Siparişi Almanca vereceğim beni izle" dedim Yaşar'a. Dedim "4 tane bundan, bir çay bir de kahve". Kadın bir şeyler sıraladı ve İngilizce'ye dönmek zorunda kaldım :) Meğerse çayın çeşidi nasıl olsun diye sormuşmuş o konulara gelmemiştik sanırım. Güzel güzel caddelerden, koşuşturmacadaki insanların arasından geçtik, hostelde bir soluklanalım dedik.
Lobide otururken bir abi geldi İspanyolca bir şeyler sıraladı. Anlamadığımı söyleyince "İspanyol değil misiniz?" dedi. Sanırım beşinci kez İspanyol'a benzetiliyordum. Daha sonra da benzetildim birçok kez. Türkiye'denim deyince adam "Selamınaleyküm" dedi, gülerek "vealeykümselaaamm" dedim. "Enişte, enişte" dedi kendini göstererek. "Nasıl?" dedim başta anlayamadım ama meğer 3 yıl bir Türk ile evli kalmış Richard adındaki bu İskoç abimiz. Baya koyu bir muhabbet açıldı. Birçok kez Türkiye'de bulunmuş. Benden iyi biliyor adam neredeyse. Baya da Türk kız arkadaşı olmuş, evlilikten başka. "Hocam naptın sen bravo vallahi, nasıl çektin dertlerini sırrını bize de söyle" dedim :) Kız okuyucu kalmayacak sanırım bu laftan sonra ehehe. Neyse anlattı birşeyler, "rahat ol kafana takma" ile geleneksel olarak sonuca bağladık. Sonra Yaşar anlattı adam meğersem öğretim üyesi falanmış, baya ipsiz sapsız sanmıştım mahcup oldum yani. Ayrılırken şapur şupur öptü, Türk gibi tabii yanlış olmasın :p Hakikaten çok keyifli bir sohbetti.
Almanya'daki tren sisteminin cafcaflı olması nedeniyle (vagonlar ayrılıyormuş, öndeki başka yere arkadaki başka yere gidiyormuş helal valla) Yunus'un yanımıza gelmesi biraz vakit aldı. Mülazım ile birlikte geldiler. Beklettiği için üzgündü, sıkıldığımızı sanmıştı ama biz ummadığımız bir şekilde keyifli vakit geçirmiştik zaten. Mülazım da arkadaşlarıyla iyi vakit geçirmişti, moraller yerindeydi yani.
Öğleden sonra dört gibi Prag'ın yolunu tuttuk. Yolumuz uzundu ve gezimiz asıl şimdi başlıyordu. (Huuu ne karizma bir bitiriş ama!)
Prag'da görüşmek üzere...
Gezi öncesi Mülazım'la arabalar hakkında konuşurken "otomatik vites araba olur mu arkadaş, takıcaksın vitesi elin gidecek böle böle o zaman keyif alıyorsun" fikrini savunuyordu kendisi. Ben ise hayatında toplam 50 km yapmış bir şöför olarak belki de düz vites arabayı kaldıramadığımdan, otomatik arabanın çok daha rahat ve avantajlı olduğunu düşünüyordum. Derken arabaya bir baktık ki otomatiiik! Şöförlerimiz Mülazım ve Yunus çöktüler tabii bu gelişmeyi görünce. Ben kıs kıs güldüm azıcık, kıs kıs ama. Neyse teknoloji harikası GPS'i (adresi giriyorsun alete ekranında sana harita üstünden gösteriyor aha burdan sağa ışıktan sola falan diye) de taktık arabaya, gittik Bremen'in tam merkezine.
Son derece şeker, tatlı bir şehir. Şehir meydanı, kliseler, mızıkacıların ufak ama sevimli heykeli...
Türk lokantası bulduk, özlediğimiz tada kavuşalım dedik. Baklavaya çaya falan da para verince çok da hesaplı bir şey ödemedik ama sağlık olsun özlemiştik hakkaten. Ardından merkezde turladık. Mızıkacıların heykelinin önünde resim çektirmeyi acaip istedim şöyle eşeğin ayağına tutunup falan ama etraftaki çocuklardan fırsat kalmadı malesef. Neyse içimizde gezi konusunda en tecrübeli kişi olan Yunus'un rehberliğinde dolaştık da dolaştık. Sonunda o kadar güzel bir parka çıktık ki anlatamam. Havaya zaten tapmıştık montumuzu çoktan çıkarmıştık, bir de üstüne yeşillik, dere, kuşlar, çiçekler falan eklenince valla insan olduk hepimiz :)
Ayrılma vakti gelmişti Bremen'den daha çok yolumuz vardı. Yunus'u Dortmund'a bırakacaktık, Mülazım beni ve Yaşar'ı Frankfurt'a atacak sonra kendisi Frankfurt yakınlarındaki Marburg'a arkadaşının yanına gidecekti. Ertesi gün Frankfurt'ta buluşacaktık (o kadar kolay olmadı ama buluştuk yine de ehehe). GPS denen aleti Türkçe yaptık ama kadın sağa dön, düz devam et gibi biraz emirli konuşuyordu açıkçası sinirlendik İngilizce yaptık sonra. Başta çıkmaz sokaklara, ters yönlere soktu ama sonra bulduk yolumuzu aktık. Almanya'da yollar şahane vallahi. Dümdüz otoban tadında oradan oraya git yani. Etraf yeşillik vallahi güzel ülke bence. Yolun ortasında koyun sürüsü, kenarda muz satan el kol yapan amcalar falan yok. Ulan onları bile özledik be! Neyse GPS ekranındaki km göstergesini geriye saya saya vardık Dortmund'a. Yunus'u bir caddede bıraktık ve şehrin içine girmeden çıktık Frankfurt yoluna. Acaip yorulmuştuk ve yoldan gına gelmişti. Sohbet muhabbet açayım dedim ama aklıma hiçbir şey gelmedi. Sonra akşam oldu, kocaman kocaman gökdelenler gördük ve Frankfurt am Main 'e gelmiş bulunduk. Bir de Frankfurt am Oder var sanırım ama asıl baba Frankfurt bu am Main olanı biz ona gittik :)
Neyse alet sayesinde direkt hostelin kapısının önünde indik "vallahi bravo" dedim. Tren istasyonunun da dibindeymiş hostel öyle uçsuz bucaksız değil yani. Neyse Mülazım'ı uğurladık, bize "dat dat" yaptı, Yaşar'da karşılık vermek için su fırlattı çocuğun suratına geldi falan komikti gerçekten. Girdik efendim eşyaları da odaya bırakalım dedik. Hangi yatak boş neresi müsait anlayamadık, sonunda bir yer bulduk attık çantaları. Çıktık bir akşam yemeği yiyelim diye etrafta sürüyle Türk var zaten sorduk, "burdan sola dönün hesaplı yersiniz" dedi bir amca. Sola bir döndük ki bir sürü gece kulubu, erotik bar falan. Ama sokak hani bizi her an içeri sokup "oynayın leaan" diyebilecek insanlarla doluydu. "Naptık biz ya" diye düşünürken bir Türk lokantası bulduk, güzel bir çorba içtik onu da çok özlemişiz tabii. Sonra fırladık ana caddeye azıcık daha dolaştık ve hostele döndük. Yorulduk yatalım derken odaya bir geldik ki yatağımda şişko, kolunda böle kocaman dövmesi olan horul horul horlayan bir yaratık yatıyor, sızmış adam. Eşyaları yere atmış bir de eşşek. Adama baktım, kendime baktım. "Şimdi uyandırsam uyanmaz, uyansa sarhoş ne yapacağı belli olmaz, kolunda dövmesi var, bir yatak için değmez" dedim ve Yaşar ile birlikte resepsiyona gidip odamızı değiştirdik. Yeni oda çok daha iyiydi zaten bir kişi vardı sanırım. O eleman da geldi kapıyı açamadı, biz açalım içeriden derken kilitli kaldık odada. Uyumak için çıldırırken bu olmamalıydı. Sinirden gülmeye başladım. Sanırım bir sağ bir sol derken biz kitlemişiz kapıyı hallettik sonra. Oda arkadaşımız Tony adında bizim yaşlarımızda Amerikalı bir gezgin. Bu Amerikalıların aksanını anlamak apayrı bir iş zaten. Bu kadar yutulmaz, bu kadar yuvarlanmaz arkadaş bir laf. Neyse mışıl mışl uyuduk sonunda.
Sabah kahvaltımızı yaptık ve güneşli havanın da tadını çıkarıp Frankfurt caddelerinde dolaştık. Main nehri kıyısında parkta yürüdük sonra meydana çıktık. Sonuçta Frankfurt sadece Almanya'nın değil Avrupa'nın da en büyük iş merkezlerinden birisi. Avrupa'nın en büyük gökdelenleri buradaymış sanırım. Bir değil iki değil bir sürü gökdelen ve takım elbiseli abiler, döpiyesli ablalar... Meydan daha turist doluydu, biraz daha rahatladık bizim gibileri görünce. Neyse dolaştık biraz oturduk bir şeyler içtik. Dedim iki kur Almanca almışım azıcık pratik yapayım. "Siparişi Almanca vereceğim beni izle" dedim Yaşar'a. Dedim "4 tane bundan, bir çay bir de kahve". Kadın bir şeyler sıraladı ve İngilizce'ye dönmek zorunda kaldım :) Meğerse çayın çeşidi nasıl olsun diye sormuşmuş o konulara gelmemiştik sanırım. Güzel güzel caddelerden, koşuşturmacadaki insanların arasından geçtik, hostelde bir soluklanalım dedik.
Lobide otururken bir abi geldi İspanyolca bir şeyler sıraladı. Anlamadığımı söyleyince "İspanyol değil misiniz?" dedi. Sanırım beşinci kez İspanyol'a benzetiliyordum. Daha sonra da benzetildim birçok kez. Türkiye'denim deyince adam "Selamınaleyküm" dedi, gülerek "vealeykümselaaamm" dedim. "Enişte, enişte" dedi kendini göstererek. "Nasıl?" dedim başta anlayamadım ama meğer 3 yıl bir Türk ile evli kalmış Richard adındaki bu İskoç abimiz. Baya koyu bir muhabbet açıldı. Birçok kez Türkiye'de bulunmuş. Benden iyi biliyor adam neredeyse. Baya da Türk kız arkadaşı olmuş, evlilikten başka. "Hocam naptın sen bravo vallahi, nasıl çektin dertlerini sırrını bize de söyle" dedim :) Kız okuyucu kalmayacak sanırım bu laftan sonra ehehe. Neyse anlattı birşeyler, "rahat ol kafana takma" ile geleneksel olarak sonuca bağladık. Sonra Yaşar anlattı adam meğersem öğretim üyesi falanmış, baya ipsiz sapsız sanmıştım mahcup oldum yani. Ayrılırken şapur şupur öptü, Türk gibi tabii yanlış olmasın :p Hakikaten çok keyifli bir sohbetti.
Almanya'daki tren sisteminin cafcaflı olması nedeniyle (vagonlar ayrılıyormuş, öndeki başka yere arkadaki başka yere gidiyormuş helal valla) Yunus'un yanımıza gelmesi biraz vakit aldı. Mülazım ile birlikte geldiler. Beklettiği için üzgündü, sıkıldığımızı sanmıştı ama biz ummadığımız bir şekilde keyifli vakit geçirmiştik zaten. Mülazım da arkadaşlarıyla iyi vakit geçirmişti, moraller yerindeydi yani.
Öğleden sonra dört gibi Prag'ın yolunu tuttuk. Yolumuz uzundu ve gezimiz asıl şimdi başlıyordu. (Huuu ne karizma bir bitiriş ama!)
Prag'da görüşmek üzere...
Umut ve Beklentiler Üstüne...
Birazdan size Almanya gezimin önemli anlarını aktaracağım dostlarım. Ama öncesinde sizinle paylaşmam gereken bazı şeyler olduğunu düşünüyorum. Eğer bu blogun ismi "can'ın günlüğü" ise buraya içimi dökmemin de bir sakıncası yoktur sanırım.
Size bu satırları yazarken Hollanda'da olmam gerekirdi ama bir şekilde sabah uyanamadım ve uçağı kaçırdım. Bu kadar beklenmeyen bir olay ile karşılaşıldığında başta üzülemiyor insan, ufak bir şok ardından inanamama... Sonra ufak tefek de olsa tüm beklentilerimin (her şey olabilir örneğin bu maç şöyle bitecek, hava artık hep güneşli olacak gibi şeyler bile dahil) boşa çıktığını görünce korktum. Gerçekten korktum. Ben o uçağın biletini 45 gün önceden almıştım ve bileti aldığımdan beri o geziyi düşündüm. Hayatımı uzun vadeli bir plana, temeli sağlam olmayan bir kazığa bağlar gibi bağlamıştım 45 gün boyunca. Buna bağlanan ve inanan da bir tek bendim galiba. Benim kadar inanmayanlar doğru olanı yapanlar kesinlikle suçlamıyorum, eleştirmiyorum. Çünkü özellikle Erasmus'ta insan hayatını saatlik yaşar, belki de en güzel anlarıdır hayatının bu dönemler. Kaygısız, beklentisiz. Beni yakından tanıyanlar bilir, ben öyle biri miyim? Malesef hayır...Sürekli ne olacak, ne bitecek, ya şöyle olursa, şimdi böyle oldu artık bundan sonra da böyle olur ne yapsak ki?..
Tekrar belirtmek gerekir ki mesele kesinlikle Hollanda'ya gidememe, eşi dostu görememe değil arkadaşlar. Mesele hayatınızı bir olaya bağlamanız ve sonunda hiç ihtimal dahi vermediğiniz bir sebeple öylece kalakalmanız. Bu gelişmeden kesinlikle olumlu bir ders çıkarmam, halk arasında "hayra yor"," her şeyin hayırlısı" diye tanımlanan işlemleri uygulamam gerektiğini düşünüyorum elbette.
"Akışına bırak" bana yıllarca verilen bir nasihat. Her zaman "haklısınız" dedim ama bunu hiçbir zaman uygulayamadım. Ama fark ettim ki hayatımın en güzel dönemleri su gibi akıyor, geçiyor. Bu dönem bunu uygulamak için gerçekten büyük bir fırsat. Elbette istesem de kaygısız, vurdumduymaz bir insan olamam. Ama kendimi yıpratmadan hayatı kısa kısa yaşamak güzel bir şeyler kapabilmek önemli bence. Çoğu kişi böyle yapabiliyorken ben neden üzüleyim yahu?
Olayı fazla kişiselleştirdim sanırım. Bu satırları yazıp yazmama konusunda kararsızdım, ama içimi tamamen dökmem gerekiyordu. Belki benim gibi düşenenler ve benim gibi yol arayanlar varsa onlara yardımcı olmuştur bu satırlar. Gördüğünüz gibi "üzülmeyeyim dimi?", "akışına bırakayım dimi?" gibi sözlerle kendimi motive etmeye çalışıyorum. Ama bunu bu sefer başarmak lazım çünkü hayat kısa. Ayrıca büyüyüp büyümediğimi göstermek için de inanılmaz bir fırsat bence.
Sadece paylaşmak istedim o kadar...
Size bu satırları yazarken Hollanda'da olmam gerekirdi ama bir şekilde sabah uyanamadım ve uçağı kaçırdım. Bu kadar beklenmeyen bir olay ile karşılaşıldığında başta üzülemiyor insan, ufak bir şok ardından inanamama... Sonra ufak tefek de olsa tüm beklentilerimin (her şey olabilir örneğin bu maç şöyle bitecek, hava artık hep güneşli olacak gibi şeyler bile dahil) boşa çıktığını görünce korktum. Gerçekten korktum. Ben o uçağın biletini 45 gün önceden almıştım ve bileti aldığımdan beri o geziyi düşündüm. Hayatımı uzun vadeli bir plana, temeli sağlam olmayan bir kazığa bağlar gibi bağlamıştım 45 gün boyunca. Buna bağlanan ve inanan da bir tek bendim galiba. Benim kadar inanmayanlar doğru olanı yapanlar kesinlikle suçlamıyorum, eleştirmiyorum. Çünkü özellikle Erasmus'ta insan hayatını saatlik yaşar, belki de en güzel anlarıdır hayatının bu dönemler. Kaygısız, beklentisiz. Beni yakından tanıyanlar bilir, ben öyle biri miyim? Malesef hayır...Sürekli ne olacak, ne bitecek, ya şöyle olursa, şimdi böyle oldu artık bundan sonra da böyle olur ne yapsak ki?..
Tekrar belirtmek gerekir ki mesele kesinlikle Hollanda'ya gidememe, eşi dostu görememe değil arkadaşlar. Mesele hayatınızı bir olaya bağlamanız ve sonunda hiç ihtimal dahi vermediğiniz bir sebeple öylece kalakalmanız. Bu gelişmeden kesinlikle olumlu bir ders çıkarmam, halk arasında "hayra yor"," her şeyin hayırlısı" diye tanımlanan işlemleri uygulamam gerektiğini düşünüyorum elbette.
"Akışına bırak" bana yıllarca verilen bir nasihat. Her zaman "haklısınız" dedim ama bunu hiçbir zaman uygulayamadım. Ama fark ettim ki hayatımın en güzel dönemleri su gibi akıyor, geçiyor. Bu dönem bunu uygulamak için gerçekten büyük bir fırsat. Elbette istesem de kaygısız, vurdumduymaz bir insan olamam. Ama kendimi yıpratmadan hayatı kısa kısa yaşamak güzel bir şeyler kapabilmek önemli bence. Çoğu kişi böyle yapabiliyorken ben neden üzüleyim yahu?
Olayı fazla kişiselleştirdim sanırım. Bu satırları yazıp yazmama konusunda kararsızdım, ama içimi tamamen dökmem gerekiyordu. Belki benim gibi düşenenler ve benim gibi yol arayanlar varsa onlara yardımcı olmuştur bu satırlar. Gördüğünüz gibi "üzülmeyeyim dimi?", "akışına bırakayım dimi?" gibi sözlerle kendimi motive etmeye çalışıyorum. Ama bunu bu sefer başarmak lazım çünkü hayat kısa. Ayrıca büyüyüp büyümediğimi göstermek için de inanılmaz bir fırsat bence.
Sadece paylaşmak istedim o kadar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)