25 Nisan 2009 Cumartesi

Bremen, Frankfurt - Almanya

14 Nisan'da Yaşar, Mülazım ve Yunus ile birlikte Bremen'in yolunu tuttuk efendim. Ryanair'in arkaya yatmayan iğrenç koltuklarında uyumaya çalıştım, başaramadım haliyle. Uçakten indiğimizde Bremen'de tek kelimeyle mükemmel bir hava vardı. Nasıl bir sevinçle doldum size anlatamam. Hemen araba kiralamak için şehir merkezine gittik tramvayla. Havaalanı ile şehir merkezi son derece yakın Bremen'de. Araba şirketine geldik, benim kartım kullanılacağı için bir ton bilgi aldılar, imza attırdılar acaip gerildim.

Gezi öncesi Mülazım'la arabalar hakkında konuşurken "otomatik vites araba olur mu arkadaş, takıcaksın vitesi elin gidecek böle böle o zaman keyif alıyorsun" fikrini savunuyordu kendisi. Ben ise hayatında toplam 50 km yapmış bir şöför olarak belki de düz vites arabayı kaldıramadığımdan, otomatik arabanın çok daha rahat ve avantajlı olduğunu düşünüyordum. Derken arabaya bir baktık ki otomatiiik! Şöförlerimiz Mülazım ve Yunus çöktüler tabii bu gelişmeyi görünce. Ben kıs kıs güldüm azıcık, kıs kıs ama. Neyse teknoloji harikası GPS'i (adresi giriyorsun alete ekranında sana harita üstünden gösteriyor aha burdan sağa ışıktan sola falan diye) de taktık arabaya, gittik Bremen'in tam merkezine.

Son derece şeker, tatlı bir şehir. Şehir meydanı, kliseler, mızıkacıların ufak ama sevimli heykeli...
Türk lokantası bulduk, özlediğimiz tada kavuşalım dedik. Baklavaya çaya falan da para verince çok da hesaplı bir şey ödemedik ama sağlık olsun özlemiştik hakkaten. Ardından merkezde turladık. Mızıkacıların heykelinin önünde resim çektirmeyi acaip istedim şöyle eşeğin ayağına tutunup falan ama etraftaki çocuklardan fırsat kalmadı malesef. Neyse içimizde gezi konusunda en tecrübeli kişi olan Yunus'un rehberliğinde dolaştık da dolaştık. Sonunda o kadar güzel bir parka çıktık ki anlatamam. Havaya zaten tapmıştık montumuzu çoktan çıkarmıştık, bir de üstüne yeşillik, dere, kuşlar, çiçekler falan eklenince valla insan olduk hepimiz :)

Ayrılma vakti gelmişti Bremen'den daha çok yolumuz vardı. Yunus'u Dortmund'a bırakacaktık, Mülazım beni ve Yaşar'ı Frankfurt'a atacak sonra kendisi Frankfurt yakınlarındaki Marburg'a arkadaşının yanına gidecekti. Ertesi gün Frankfurt'ta buluşacaktık (o kadar kolay olmadı ama buluştuk yine de ehehe). GPS denen aleti Türkçe yaptık ama kadın sağa dön, düz devam et gibi biraz emirli konuşuyordu açıkçası sinirlendik İngilizce yaptık sonra. Başta çıkmaz sokaklara, ters yönlere soktu ama sonra bulduk yolumuzu aktık. Almanya'da yollar şahane vallahi. Dümdüz otoban tadında oradan oraya git yani. Etraf yeşillik vallahi güzel ülke bence. Yolun ortasında koyun sürüsü, kenarda muz satan el kol yapan amcalar falan yok. Ulan onları bile özledik be! Neyse GPS ekranındaki km göstergesini geriye saya saya vardık Dortmund'a. Yunus'u bir caddede bıraktık ve şehrin içine girmeden çıktık Frankfurt yoluna. Acaip yorulmuştuk ve yoldan gına gelmişti. Sohbet muhabbet açayım dedim ama aklıma hiçbir şey gelmedi. Sonra akşam oldu, kocaman kocaman gökdelenler gördük ve Frankfurt am Main 'e gelmiş bulunduk. Bir de Frankfurt am Oder var sanırım ama asıl baba Frankfurt bu am Main olanı biz ona gittik :)

Neyse alet sayesinde direkt hostelin kapısının önünde indik "vallahi bravo" dedim. Tren istasyonunun da dibindeymiş hostel öyle uçsuz bucaksız değil yani. Neyse Mülazım'ı uğurladık, bize "dat dat" yaptı, Yaşar'da karşılık vermek için su fırlattı çocuğun suratına geldi falan komikti gerçekten. Girdik efendim eşyaları da odaya bırakalım dedik. Hangi yatak boş neresi müsait anlayamadık, sonunda bir yer bulduk attık çantaları. Çıktık bir akşam yemeği yiyelim diye etrafta sürüyle Türk var zaten sorduk, "burdan sola dönün hesaplı yersiniz" dedi bir amca. Sola bir döndük ki bir sürü gece kulubu, erotik bar falan. Ama sokak hani bizi her an içeri sokup "oynayın leaan" diyebilecek insanlarla doluydu. "Naptık biz ya" diye düşünürken bir Türk lokantası bulduk, güzel bir çorba içtik onu da çok özlemişiz tabii. Sonra fırladık ana caddeye azıcık daha dolaştık ve hostele döndük. Yorulduk yatalım derken odaya bir geldik ki yatağımda şişko, kolunda böle kocaman dövmesi olan horul horul horlayan bir yaratık yatıyor, sızmış adam. Eşyaları yere atmış bir de eşşek. Adama baktım, kendime baktım. "Şimdi uyandırsam uyanmaz, uyansa sarhoş ne yapacağı belli olmaz, kolunda dövmesi var, bir yatak için değmez" dedim ve Yaşar ile birlikte resepsiyona gidip odamızı değiştirdik. Yeni oda çok daha iyiydi zaten bir kişi vardı sanırım. O eleman da geldi kapıyı açamadı, biz açalım içeriden derken kilitli kaldık odada. Uyumak için çıldırırken bu olmamalıydı. Sinirden gülmeye başladım. Sanırım bir sağ bir sol derken biz kitlemişiz kapıyı hallettik sonra. Oda arkadaşımız Tony adında bizim yaşlarımızda Amerikalı bir gezgin. Bu Amerikalıların aksanını anlamak apayrı bir iş zaten. Bu kadar yutulmaz, bu kadar yuvarlanmaz arkadaş bir laf. Neyse mışıl mışl uyuduk sonunda.

Sabah kahvaltımızı yaptık ve güneşli havanın da tadını çıkarıp Frankfurt caddelerinde dolaştık. Main nehri kıyısında parkta yürüdük sonra meydana çıktık. Sonuçta Frankfurt sadece Almanya'nın değil Avrupa'nın da en büyük iş merkezlerinden birisi. Avrupa'nın en büyük gökdelenleri buradaymış sanırım. Bir değil iki değil bir sürü gökdelen ve takım elbiseli abiler, döpiyesli ablalar... Meydan daha turist doluydu, biraz daha rahatladık bizim gibileri görünce. Neyse dolaştık biraz oturduk bir şeyler içtik. Dedim iki kur Almanca almışım azıcık pratik yapayım. "Siparişi Almanca vereceğim beni izle" dedim Yaşar'a. Dedim "4 tane bundan, bir çay bir de kahve". Kadın bir şeyler sıraladı ve İngilizce'ye dönmek zorunda kaldım :) Meğerse çayın çeşidi nasıl olsun diye sormuşmuş o konulara gelmemiştik sanırım. Güzel güzel caddelerden, koşuşturmacadaki insanların arasından geçtik, hostelde bir soluklanalım dedik.

Lobide otururken bir abi geldi İspanyolca bir şeyler sıraladı. Anlamadığımı söyleyince "İspanyol değil misiniz?" dedi. Sanırım beşinci kez İspanyol'a benzetiliyordum. Daha sonra da benzetildim birçok kez. Türkiye'denim deyince adam "Selamınaleyküm" dedi, gülerek "vealeykümselaaamm" dedim. "Enişte, enişte" dedi kendini göstererek. "Nasıl?" dedim başta anlayamadım ama meğer 3 yıl bir Türk ile evli kalmış Richard adındaki bu İskoç abimiz. Baya koyu bir muhabbet açıldı. Birçok kez Türkiye'de bulunmuş. Benden iyi biliyor adam neredeyse. Baya da Türk kız arkadaşı olmuş, evlilikten başka. "Hocam naptın sen bravo vallahi, nasıl çektin dertlerini sırrını bize de söyle" dedim :) Kız okuyucu kalmayacak sanırım bu laftan sonra ehehe. Neyse anlattı birşeyler, "rahat ol kafana takma" ile geleneksel olarak sonuca bağladık. Sonra Yaşar anlattı adam meğersem öğretim üyesi falanmış, baya ipsiz sapsız sanmıştım mahcup oldum yani. Ayrılırken şapur şupur öptü, Türk gibi tabii yanlış olmasın :p Hakikaten çok keyifli bir sohbetti.

Almanya'daki tren sisteminin cafcaflı olması nedeniyle (vagonlar ayrılıyormuş, öndeki başka yere arkadaki başka yere gidiyormuş helal valla) Yunus'un yanımıza gelmesi biraz vakit aldı. Mülazım ile birlikte geldiler. Beklettiği için üzgündü, sıkıldığımızı sanmıştı ama biz ummadığımız bir şekilde keyifli vakit geçirmiştik zaten. Mülazım da arkadaşlarıyla iyi vakit geçirmişti, moraller yerindeydi yani.

Öğleden sonra dört gibi Prag'ın yolunu tuttuk. Yolumuz uzundu ve gezimiz asıl şimdi başlıyordu. (Huuu ne karizma bir bitiriş ama!)

Prag'da görüşmek üzere...

3 yorum:

  1. Merakla bekliyoruz Prag'ı da :)

    YanıtlaSil
  2. "burdan sola dönün, hesaplı yersiniz" diyen adam cok net konusmus

    YanıtlaSil
  3. O iskoç abi süpermiş, ayrıca şu yorumunun hastasıyım "kolunda dövmesi var" adamı mimledin hemen dövmeden =P

    YanıtlaSil