Evet değerli okurlarım hala beni terk etmemişseniz size kocaman bir merhaba diyerek iki aylık ayrılığa son vermek istiyorum. Yaz döneminde bu blogta zaten ayda bir yazabildim ancak koca bir eylül ayını pas geçmeyi kendime pek yakıştıramadım açıkçası. Efendim şu anda iki aylık stajımın ardından Kıbrıs'ta yuvama dönmüş, Erasmus'ta yediğim daha doğrusu yemeye çalıştığım haltların bedelini ödemekle meşgulüm. "Eee biz işimizle gücümüzle uğraşırken sen o memleket benim şu memleket benim geziyordun, beter ol eşşek!" tarzı intikam çığlıklarınızı duyar gibiyim.
Kıymayın bana lütfen...
Bundan 4 ay önce gerçekleştirdiğimiz Anywerp gezisinin notlarını aktarmadan önce blog ile ilgili planlarımı sizlerle paylaşayım istedim. Sanki milyonlarca kişi okuyormuş gibi böyle ünlü adam tavırlarına bürünmek hep hoşuma gitti size yalan söylemeyeceğim ama gerçekçi olursak "yav unuttun blogu hiç yazmıyorsun" gibi yorumlar da almadım değil şimdi. Herşeyden önce bu sayfa benim için her zaman önemliydi ve şu dönemler içimi rahatlıkla döküp kafamı dağıtacağım en önemli adres de sanırım burası. Malum baya yere gittik ve her yeri bu şekilde anlatacak düzenli bir kaynağım yok. Hatırlamak için kendimi kassam bir şeyler çıkar da gerek yok, bir an önce şu 4 aylık zaman boyutunu yok edip bugüne dönmek istiyorum. Bu nedenle Antwerp'i istemeye istemeye anlatıp, Amsterdam'ı hiç anlatmayıp son Barcelona gezisini seve seve anlatmaya çalışacağım. Ardından gelen Doğu Avrupa gezisinin ise önemli anlarını yayıncı kuruluş görüntüleri bize verdiği an sizinle paylaşacağım ama malesef sadece özet.
Yazık oldu Antwerp'e... Şehrin sayfasını onu ilgilendirmeyen ayrıntılarla işgal ettim. Antwerp zaten şamar oğlanı oldu gezi boyunca dostarım. Programdaki iki günü doldurmak ve Avea'dan bir de "Belçika'ya Hoşgeldiniz!" mesajını almak için böyle zorlama bir işe girmiştik. Brüksel'e Brügge'e ne olmuştu peki? Onlar yerli yerindeydi ama en hesaplı bilet Antwerp'indi ve Amsterdam'a daha rahat ve hesaplı ulaşabiliyorduk bu hamleyle.
Baş kahraman Mülazım bizimle gelmemiş, Den Haag'taki akrabasında kalmış ve Amsterdam'da yağmurlu bir akşam üstünde buluşmak üzere ayrılmıştık kendisiyle. Zaten Amsterdam'da yağmurlu bir akşam üstü ancak Mülazım ile buluşabilirdi bu kendi kendine romantizm aşılamaya çalışan zavallı beden. Neyse efendim Arda ve Yaşar ile birlikte orta yaşlı bir teyzenin (gerçekten teyzeydi) hem şöförlüğünü hem de muavinliğini (valiz indirme, teslim etme gibi) yaptığı Eurolines adlı ucuz ama çok da kaliteli olmayan ünlü otobüs firması ile Antwerp'e vardık. Arda'nın kesin gelip gelmeyeceğini bir türlü kestiremediğimizden ötürü onun hostelini geç ayırtmıştık ve kendi hostelimizde yer bulamadığımızdan ötürü farklı yerlerde kalacaktık. Önce bizim hostele ardından Arda'nın hosteline gitmeyi planlarken pusulayı yanlış okumaktan ötürü (doğru kullandık ama yanlış okuduk) yanlış yöne doğru hareket ettik ve Arda'nın hosteline önce vardık. Biz "umarız Arda'ya merkezi bir yerden hostel ayarlamışızdır" şeklinde düşünürken, ben umduğumuzdan çok daha fazla merkezi bir hostel görünce önce şaşırmış sonra da kıskanmıştım. Şehir meydanının tam dibinde kalacaktı bu şanslı adam. Arda "oğlum bak en iyi 10 hostel arasına girmiş burası" diye yaramı daha çok deşerken, biz yeni hostelimizi merak etmeye çoktan başlamıştık.
Kendi yerimize gittiğimizde karşımızda son derece mütevazi bir apartman çıkmış hiçbirimiz bunu bir hostele benzetememiştik. Öndeki camın üzerine yapışmış bir not gördük. Notta "eğer kapıyı açmazsak şu numarayı arayın büyük ihtimalle balığa gitmişizdir yarım saate kalmaz döneriz" gibi birşey yazıyordu. Arda'nın yerini gördükten sonra kendi hostelimize karşı büyük bir önyargım varken, üstüne üstlük böyle bir notla karşılaşmamız beni söz konusu hostelden daha da çok tiksindirdi. Ancak uzun süre kapıyı çalmamız sonuç verdi ve ayağında çoraplarla aşağı inip kapıyı açan daha sonra kendisinin Fin ile evli olan bir Avustralyalı olduğunu öğreneceğimiz yardımsever bir abi açtı kapıyı. Kendisi burada müşteri olduğunu hostel sahiplerinin ne zaman geleceğini bilmediklerini, yukarıda beklememizin daha iyi olacağını söyledi bize.
(3 ay aradan sonra Antwerp'e devam)
Yukarıya çıktığımızda hostelin daha önce kaldığımız yerlerden çok farklı olduğunu gördüm. İçeride tam bir ev ortamı vardı ama yine de belirsizlik beni germişti. Tam "15 dakika daha bekleyelim sonra çekip gideriz ne bu yeaa!" diye düşünürken hostelin sahipleri olan genç evli çift geldi. Son derece güleryüzlülerdi, özür dileyerek bir yanlış anlaşılma olduğunu, bizim burada beklediğimizi anlayamadıklarını söylediler. O kadar sıcak ve içtendiler ki bir anda yumuşadık. İki oda ve sekiz yatak kapasiteli bu şirin hostelde üstüne bir de "sabah ekmek kızartıp mutfağa koyucaz, reçel, bal, nutella gibi şeyler de var istediğiniz zaman yersiniz, kendinizi evinizde gibi hissedin" lafını duyunca, önyargımın ne kadar gereksiz olduğunu anladım. Para hırsıyla dolu profesyonel görünmeye çalışan ukala hostel işletmecilerinin yanında burası çok farklıydı. Utandım bir an kendimden.
Çantaları yerleştirdikten sonra "Antwerp'i biliyor musunuz? Kısaca bilgi vereyim isterseniz." dedi ismini hatırlayamadığım hostel sahibi abi. Oturduk bize nerede ne var, hagi yemek yenir, hangi ulaşım ne kadar tutar, hepsini anlattı adam. Fiyatlardan bahsederken "burada yemek fiyatları daha demokratik" lafı ilgimizi çekti. Hostelden çıktıktan sonra Belçika'nın ünlü yöresel yemeği patates kızartması yemek için mekan aramaya başladık. Demokratik patatesleri yedikten sonra havanın da yavaş yavaş kararmasıyla birlikte şehir merkezine indik. Meydanda ve nehir kenarında dolaştık.
Antwerp dar sokak ve caddeleriyle çok etkileyiciydi. Normalde nehirler kanallar daha çok ilgimi çeker, çoğu pozu oralarda verirdim. Ancak parke taşlarla örülü tramvayların sesleriyle canlanan ve kafelerin dışarıya attığı masalarla daha bir hoş olan caddeler benden tam puan aldı. Bisiklet trafiği tıpkı Hollanda da olduğu gibi burada da yoğundu. "Cuma ve cumartesimizi Amsterdam'da geçirmek vaken nereden çıkardın Antwerp'i?" diye söylenen ve beni de kararımızdan ötürü kaygılandıran Arda bile "güzelmiş lan" diyerek gezinin tadını çıkarıyordu. Bundan sonraki tüm gezimizde yemek yemek birşeyler içmek için mekan aradığımızda önerim hep "abi böyle dışarıda masalar falan..." olacak, insanlar bu fikrimi önceden bildikleri için bana "neresi olsun?" diye sorma gereği duymayacaktı.
Ertesi sabah tüm günümüzü şehre ayırdık. Nehrin altındaki tünelle karşıya geçtiğimizi hatırlıyorum ancak dürüst olmak gerekirse ilgi çekici bir gelişme olmadı. Bunu söylememdeki en büyük etken ise 7 ay önceki geziyi hatırlamaya çalışıp buraya aktarma çabam olabilir. Akşam dışarıya çıkmak istemiştim ama midemi bozduğum için hostelde karar verip Yaşar ile AROG'u izledik. Avustralya - Finlandiya ortak yapımı evli çift ile sohbet ettik. Hayatımda sarhoş olmamasına rağmen en çok konuşan Fin olarak yer etti bu abla. Saçları siyah olduğu için kendisine Fin'e benzetmemelerine sinirlendiğini anlatıyordu. "Beni de Türk'e benzetmiyorlar üzülme" dedim ve kendisine moral vermeye çalıştım. Ertesi gün bu çiftle Amserdam'a aynı otobüsle gideceğimizi öğrendik, "aa ne güzel vallahi" dedik.
Sabah ayrılma vakti geldiğinde hostel sahibi ablanın "aa gidiyor musunuz?" tepkisi bu kadar arkadaş canlsı bir ortamda bizi şaşırtmıyordu artık. Herkesle vedalaştıktan sonra (hosteldeki herkes arkadaşımız olmuştu) otobüse bineceğimiz durağa yürüdük. Dışarıda korkunç bir yağmur vardı ve otobüs gelmek bilmiyordu. Sonunda İtalya'dan gelen ve yaklaşık 12 saattir yolda olan otbüsümüze bindik. İçerisi gerçekten çok kötü kokuyordu üstüne bir de otobüs tuvaletini kullanmaya kalkınca asabım daha çok bozuldu. Ben tuvalete girince bir anda yolun bozulacağı tuttu. Klozetin içine girmemek için harcadığım efor soncunda bir daha otobüste tuvalete girmemeye karar verdim. Otobüs sırasıyla Rotterdam ve Den Haag'a uğrayarak beni 4 ay öncesine götürdü. Ardından Amsterdam'a vardık ve Red Light District'in dibindeki uçuk dindar Hostel'e yerleşttik. Mülazım takıma geri dönmüştü ama hostelin "kahvaltı şu saatte, akşam duası bu saatte" şeklindeki hatırlatmaları, duvardaki kocaman "Jesus Loves You" yazıları ve dışarı çıktığımızda gözümüze sokulan hem blue hem redlight vitrinleri ile şaftımız kaymıştı.
Amsterdam'ın iyi tarafını alamadık açıkçası, bunda kaldığımız yerin etkisi büyüktü. Hava son derece kötüydü ve ikinci Amsterdam seferim de beni tatmin etmemişti. İlkinde tuvalet sıkıntısı yaşamıştım hatırlarsanız. İkincisinde yerleşik hayatta olmama rağmen yine de memnun kalmamıştım. Hatta ilk gezi hava açısından daha etkileyiciydi sanki. Yaşar ile birlikte Anne Frank Müzesi'ni gezmemiz şehrin imajını gözümde biraz düzelttiyse de biz aylardır Barcelona'yı bekliyorduk.
24 Ekim 2009 Cumartesi
17 Ağustos 2009 Pazartesi
Paris
En son Stockholm’de bırakmıştınız beni değerli okurlar. Bu yazıda ise tüm Avrupa maceramın asıl nedeni olan kent Paris’te yaşadıklarımı anlatmaya çalışacağım sizlere.
Stockholm’den ayrılırken çantamın ağırlığından ötürü ufak bir stres yaşadık. 10 kg olan el bagajı sınırını 11 kg ile ihlal edince uyardılar beni hiç ummadığım bir şekilde, fazlalıkları cebime atıp görevli kadının 10,3 kg gibi bir miktarı görünce işgüzarlık yapmaması sonucu heyecan içinde Paris uçağına bindik.
Ryanair’in Paris’teki terminali şehrin oldukça uzağında, hatta Paris’te bile olmayabilir emin değilim. Güneşli bir havayla karşılandık ve şehir merkezine giden otobüslere bindik. Yol yorgunluğundan olsa gerek yine sızıvermiştim, gözümü açtığımda yıllardır hayalini kurduğum şehirdeydim. O kadar heyecanlıydım ki uzakta gördüğüm her çelik binaya (elektrik direği bile olabilir abartmıyorum) “Aha Eiffel kulesi!” diye heyecanlanıp sonra o olmadığını anlayıp susuyordum. Neyse efendim otobüs bizi şehrin göbeğine attı, Yaşar gezimiz boyunca kalacağımız hostellerin adresini ve nasıl ulaşacağımızı içeren evraklarla dolu dosyayı çıkardı ve belgelere dayanarak metroya yürümeye karar verdik.
Gördüğüm her şey farklı geliyordu bana, Paris olunca mevzu bahis kaldırımlar, metro, insanlar hepsine özel anlamlar yüklüyordum psikolojik olarak. Aslında o dakikaya kadar olağanüstü bir durum yoktu, ben abartıyordum. Metroya gelince Stockholm, Helsinki ve Berlin gibi yerlerin aksine Paris’te giriş turnikeleri olduğunu gördük. Alıştığımız sistem buydu, sonunda “acaba biletsiz mi geçsek?” gibi şeytani dürtülerden kurtulmuştuk, seve seve o turnikelerden geçecektik ama ömrümde gördüğüm en isyankar hareketleri yapıyordu Paris halkı. İnsanların yarıya yakını turnikelerin üstünden göstere göstere atlıyorlardı dostlar. Kimse de gıkını çıkarmıyordu. Ağzımız açık seyrettik manzarayı sonra 3 günlük toplu taşıma için kombine biletimizi alıp dillere destan gelişmişlikteki Paris Metrosu’nun hatlarına bıraktık kendimizi.
Hostele vardıktan sonra karnımızı doyurmak için dışarı çıktık. Arda’nın önerisine başta mırın kırın etsem de ekonomik açıdan önemli bir reforma imza attık o gün. Kararımıza göre artık her acıktığımızda özellikle öğle vakitlerinde 5er 10ar euro vermek yerine, süpermarketlerden adam başı 2 euro ya peynir-ekmek-jambon benzeri şeyler yiyerek fazlasıyla doyabilirdik. Paris’te bu olayı benimsedik ve gezimizin sonuna kadar bu taktiği uyguladık, aksi takdirde ilerleyen günlerde dilenebilirmişiz şimdi düşününce.
Hostelin adı St.Cristopher’s Inn olarak geçiyordu. Adını sanını daha önce duymamıştım ve salaş bir yer bekliyordum ama o ana kadar karşılaştığım en profesyonel ve en görkemli hosteldi. Odalar 10 kişilikti ama bakımlı ve ferahtı. Marketten aldığımız yiyecekleri, hostelin yakınındaki nehir kıyısında güneşli havanın tadını çıkaran insanları seyrederek mideye indirdikten sonra, yataklarımıza çekildik ve derin bir uykuya daldık.
Kalktığımızda akşam olmuştu ve dışarı çıkmak için sabırsızlanıyorduk. Ama duş al, eşyaları yerleştir hazırlan diyesiye saati 10 ettik. İleride tavsiyesinden ötürü çok söveceğimiz resepsiyondaki gözlüklü elemanın dediği muhite gitmek için metroya bindik. Önce yanlış güzergaha gittik, inip karşıya geçip bir de üstüne yanlış durakta inince bir saate yakın vaktimiz yerin altında geçti. Dışarı çıktığımızda ise adam gibi bir yer bulamadık ve son metroyu kaçırmamak adına hostele dönmeye karar verdik. Paramızı idareli kullanma kararını aldığımızdan beri 10 cent in bile hesabını yapıyordum. Kola makinesine azıcık lüks olsun diye 2 euro atıp, makinenin paramı alıp kolamı vermemesi üzerine ufak çapta bir sinir krizi geçirsem de hostele gidince lobideki canlı kitleyi görüp bir iki muhabbet edince azıcık normale döndüm.
Ertesi sabah vakitlice kalkıp, kahvaltımızı yapıp Paris turumuza başladık. İlk önce opera binasını gördük ve fotoğraf çekme serisini de başlatmış olduk böylece. Ardından Magdelana adında görkemli bir kilise ve ufak tefek bir şeyler atıştırdıktan sonra ver elini Champs Elysees (Şanzelize diye okuyorduk değil mi?) Paris yavaş yavaş anlatıyordu kendini biz de dinliyorduk. Şehrin yapısı, caddelerin simetrik uyumu, dümdüz oluşu ve görkemli bir anıta sırtınızı verdiğinizde kilometrelerce ötede caddenin sonunda bir başka görkemli bir anıt görmeniz hayatımda gördüğüm en muazzam şeylerden biriydi. Ben böyle bir ahengi hiçbir kentte görmedim değerli okurlarım.
Champs Elysees’de keyifli bir yürüyüşten sonra meşhur Arc de Triomphe (Zafer Anıtı olarak biliriz) ‘e vardık. Onlarca fotoğraf çekiminin ardından (en kısa zamanda paylaşmayı umuyorum) rotayı Paris’in sembolüne doğru kırdık.
Dar sokaklardan geçip Sein nehrinin kıyısına vardığımızda “Aneeeaaaam!!!” çığlıklarıyla Eiffel Kulesi’ne merhaba dedik ve makinelere sarılıp dördün her türlü kombinasyonunu deneyerek başladık fotoğraf çekmeye. Abartmayı hep severim bilirsiniz ama o an “görev tamamlandı” dedim kendi kendime. Sonuçta bu bir kule manevi anlamlar yükleyip put gibi tapmak gereksiz yani. Ancak bize hep anlatıldı hep gösterildi be dostlar yalan mı?
Nehrin kenarında kuleye doğru sigarasını tüttüren tipik bir Fransız kız gördüm. Genç bir abla da diyebilirim benden daha genç değildi nitekim. Bu psikolojik yoğunluk içinde etrafta gördüğüm her şeye olağanüstülük kattığımdan olsa gerek kızın yanına gidip “acaba fotoğrafını çekebilir miyim?” diye sordum. Şaşırdı, “ben mi senin fotoğrafını çekeceğim?” gibi daha normal olan bir ihtimali düşündü sonra gülerek tamam dedi, sigarayla beraber çekecektim ama sigarası bitmişti ve kalan filtreyi ağzına götürdüğünde de Recep İvedik gibi oluyordu, vazgeçtim sigara figüründen ve eldeki olanaklarla güzel bir fotoğraf çektim. Ardından “e hazır buradayken sen de benimkini çek” dedim ve affedersiniz son derece mal bir poz verip sonra kendisine adını sorup “teşekkürler Adrie” diyip kaçtım oradan. Birazcık utanmıştım ama hoş bir andı şimdi hatırlayınca. Zaten ben Fransız kızları kadar hiçbir gösteriş, makyaj ve türevi gibi şeylere başvurmadan bu kadar hoş bir izlenim bırakabilen başka bir kesim hatırlamıyorum dostlarım. Takdir ediyoruz kendilerini…
Neyse kuleye dönelim tekrar… Eiffel’in dibine girip, makineyi de yere doğru tutup ayaklarımızdan kulenin tepesine doğru giden bir görüntü yaratmaya çalıştık fotoğraflarda, uzun denemelerden sonra başardık. Bu tarzın patenti Arda’ya aitti ne yalan söyleyeyim. Ardından kulenin önündeki çimlere doğru yürüdük. Mülazım’ın kamerasıyla “Erasmus ve Beklentiler” üzerine ufak bir belgesel çektik. Belgeselde arka fonda Eiffel kulesi olmak üzere yürüyerek birkaç hikaye anlatıyordum. Tam istediğimiz gibi olmasa da yönetmen Mülazım ile yaptığımız ilk çalışmaydı ve güzeldi be dostlar. Mülazım bütün gün halsizim demesine rağmen gitti basketbol oynayanlara katıldı, ben, Arda ve Yaşar da çimlere oturup hayatımızın en güzel anlarından birini keyifli bir sohbetle süsledik.
Akşamüzeri bir şeyler atıştırmak için yer aradık sonunda McDonalds’ın bir de Paris şubesini görelim dedik. Para yok dostlarım yok öyle Fransız restoranlarında takılmak falan. Yediğimiz yerde yaşlı bir adam gördük, tek başına satranç masasında oturuyor daha da ilginci arada hamle de yapıyordu. Başta şizofren falan sandık ama belki de satrancın vardığı son noktaydı bu ne bilelim? Neyse yemekten sonra hoş bir yerde kahvemizi içtikten sonra (Paris’te en azından hoş bir kafede bir şeyler içmek önemliydi bizim için) yorgun argın hostele döndük.
Hosteldeki siyahi güvenlik son derece ürkütücüydü değerli okurlar. Adam çok sakin ama sert bir bakışla konuşuyor, hani azıcık ters gitsen arka tarafa alıp kemiğini kıracakmış gibi bir izlenim bırakıyordu doğrusu. Hatta yediğimden içtiğimden olsa gerek midemin bulandığı bir gece tuvalete gidip odanın kartını yanıma almadığımdan ötürü ekose desenli boxerım,
dandik yatma t-shirt um ile dımdızlak koridorda kalmıştım. Odadakiler kapıyı tıklama eylemime cevap vermeyince, öylece asansöre binip o korkunç bakışlı güvenlik görevlisinden yedek kart istedim. Size yemin ederim ses tonum sanki lisede okul gezisine gidip de otele geç dönüp, müdür yardımcısından af dileyen zavallı bir öğrenci gibi çıkıyordu. Adam o komik iç çamaşırıma rağmen zerre gülümsemedi kartı verdi ben de enik gibi boynum bükük odama döndüm.
Ertesi sabah ise sıra Louvre Müzesi'ndeydi. Bir müzeye sadece tavsiye edilen yerleri görüp buna rağmen altı saat harcayıp ayaklarımıza kara sular ineceğine söyleseler inanmazdık ama Louvre bana göre bir müze değil ayrı bir şey. Erasmus öğrencisi olduğumuz okullarımızın kartlarını gösterince ve birkaç tatlı dil sonucu ücretsiz girmeyi başardık bu devasa müzeye. Eski Mısır uygarlıklarından, modern sanata resim (meşhur Mona Lisa), heykel, takım taklavat türlü türlü yüzlerce eser vardı. Hepsinin apayrı hikayeleri efsaneleri vardı ama bunları ne biz biliyorduk ne de anlatan bir merci vardı. Üstüne üstlük çoğu eserin açıklaması da Fransızca olunca yapacak bir şeyimiz kalmamıştı. Biz müzenin her tarafına ömür yetmeyeceğini anladıktan sonra broşürde resmi olan yerlere gidelim dedik ama ona bile vakit yetmedi inanın. Louvre’a koca bir gün bile yetmeyebilir bana göre. Acıkınca bir yemek arası verdik, müzeye girmeden önce bahçedeki çalılara gömdüğümüz marketten aldığımız ekmek-jambon-gazoz üçlemesini tekrar yerinde görünce sevinmedik değil. Hatta bu anı da belgeselmiş gibi kameraya aldık, keyfli bir şey çıktı ortaya. Videoyu Arda’nın blogundan izleyebilirsiniz sevgili okurlar.
Anlat anlat bitmiyor geldik son akşamımıza. Notre Dame’ı görüp Paris’in şahane güzellikteki kafelerine uzaktan bakıp iç geçirdikten sonra Lamarc denilen bölgeye gittik. Lamarc meşhur Amelie filminin çekildiği muhit ve takdir edersiniz çok ama çok ayrı bir havası var. Daha mütevazi, daha mahalli bir yerdi, Fransız kültürünü burada daha iyi hissediyorduk bence.
Akşam fast food tıkanmamızı yaptıktan sonra şirin mi şirin bir şarap dükkanından aldığımız kırmızı şarabımızla gittik meşhur Sacre Ceur’a oturduk merdivenlerine ve Paris’in akşam manzarasına karşı yudumladık şarabımızı. Tarif etmeye gerek yok sizler zaten anlamışsınızdır neler hissettiğimizi.
Dönüşte de yine meşhur gece klubü Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) ‘un önünde akrobatik birkaç fotoğraf çektikten sonra hostelimize döndük ve sabah erken kalkmak üzere uykuya daldık.
1992 yılında babam gitmişti Paris’e, o zamandan beri onun getirdiği kartpostallara bakar bakar iç geçirirdim ne zaman giderim acaba diye. Hatta Eiffel Kulesinin dibinde aradım babamı ve “sen bana adam olamazsın dedin ama bak ben Paris’e geldim” dedim. Şaka bir yana teşekkür ettim kendisine verdiği imkandan ötürü. Kader öğrencilik yıllarımda yolumu düşürdü Paris’e şanslıymışım demek ki. Ancak öğrenci bütçesiyle de olsa 3 güncük de kalabilsek bana “o kadar şehir arasından en güzeli hangisiydi?” diye sorarsanız, düşünürüm falan ama yine de Paris derim dostlarım.
İleride hepinizin daha iyi şartlarda ve hayatta en çok sevdiğiniz kişiyle yolunuzun muhakkak buraya düşmesi dileğiyle….
Stockholm’den ayrılırken çantamın ağırlığından ötürü ufak bir stres yaşadık. 10 kg olan el bagajı sınırını 11 kg ile ihlal edince uyardılar beni hiç ummadığım bir şekilde, fazlalıkları cebime atıp görevli kadının 10,3 kg gibi bir miktarı görünce işgüzarlık yapmaması sonucu heyecan içinde Paris uçağına bindik.
Ryanair’in Paris’teki terminali şehrin oldukça uzağında, hatta Paris’te bile olmayabilir emin değilim. Güneşli bir havayla karşılandık ve şehir merkezine giden otobüslere bindik. Yol yorgunluğundan olsa gerek yine sızıvermiştim, gözümü açtığımda yıllardır hayalini kurduğum şehirdeydim. O kadar heyecanlıydım ki uzakta gördüğüm her çelik binaya (elektrik direği bile olabilir abartmıyorum) “Aha Eiffel kulesi!” diye heyecanlanıp sonra o olmadığını anlayıp susuyordum. Neyse efendim otobüs bizi şehrin göbeğine attı, Yaşar gezimiz boyunca kalacağımız hostellerin adresini ve nasıl ulaşacağımızı içeren evraklarla dolu dosyayı çıkardı ve belgelere dayanarak metroya yürümeye karar verdik.
Gördüğüm her şey farklı geliyordu bana, Paris olunca mevzu bahis kaldırımlar, metro, insanlar hepsine özel anlamlar yüklüyordum psikolojik olarak. Aslında o dakikaya kadar olağanüstü bir durum yoktu, ben abartıyordum. Metroya gelince Stockholm, Helsinki ve Berlin gibi yerlerin aksine Paris’te giriş turnikeleri olduğunu gördük. Alıştığımız sistem buydu, sonunda “acaba biletsiz mi geçsek?” gibi şeytani dürtülerden kurtulmuştuk, seve seve o turnikelerden geçecektik ama ömrümde gördüğüm en isyankar hareketleri yapıyordu Paris halkı. İnsanların yarıya yakını turnikelerin üstünden göstere göstere atlıyorlardı dostlar. Kimse de gıkını çıkarmıyordu. Ağzımız açık seyrettik manzarayı sonra 3 günlük toplu taşıma için kombine biletimizi alıp dillere destan gelişmişlikteki Paris Metrosu’nun hatlarına bıraktık kendimizi.
Hostele vardıktan sonra karnımızı doyurmak için dışarı çıktık. Arda’nın önerisine başta mırın kırın etsem de ekonomik açıdan önemli bir reforma imza attık o gün. Kararımıza göre artık her acıktığımızda özellikle öğle vakitlerinde 5er 10ar euro vermek yerine, süpermarketlerden adam başı 2 euro ya peynir-ekmek-jambon benzeri şeyler yiyerek fazlasıyla doyabilirdik. Paris’te bu olayı benimsedik ve gezimizin sonuna kadar bu taktiği uyguladık, aksi takdirde ilerleyen günlerde dilenebilirmişiz şimdi düşününce.
Hostelin adı St.Cristopher’s Inn olarak geçiyordu. Adını sanını daha önce duymamıştım ve salaş bir yer bekliyordum ama o ana kadar karşılaştığım en profesyonel ve en görkemli hosteldi. Odalar 10 kişilikti ama bakımlı ve ferahtı. Marketten aldığımız yiyecekleri, hostelin yakınındaki nehir kıyısında güneşli havanın tadını çıkaran insanları seyrederek mideye indirdikten sonra, yataklarımıza çekildik ve derin bir uykuya daldık.
Kalktığımızda akşam olmuştu ve dışarı çıkmak için sabırsızlanıyorduk. Ama duş al, eşyaları yerleştir hazırlan diyesiye saati 10 ettik. İleride tavsiyesinden ötürü çok söveceğimiz resepsiyondaki gözlüklü elemanın dediği muhite gitmek için metroya bindik. Önce yanlış güzergaha gittik, inip karşıya geçip bir de üstüne yanlış durakta inince bir saate yakın vaktimiz yerin altında geçti. Dışarı çıktığımızda ise adam gibi bir yer bulamadık ve son metroyu kaçırmamak adına hostele dönmeye karar verdik. Paramızı idareli kullanma kararını aldığımızdan beri 10 cent in bile hesabını yapıyordum. Kola makinesine azıcık lüks olsun diye 2 euro atıp, makinenin paramı alıp kolamı vermemesi üzerine ufak çapta bir sinir krizi geçirsem de hostele gidince lobideki canlı kitleyi görüp bir iki muhabbet edince azıcık normale döndüm.
Ertesi sabah vakitlice kalkıp, kahvaltımızı yapıp Paris turumuza başladık. İlk önce opera binasını gördük ve fotoğraf çekme serisini de başlatmış olduk böylece. Ardından Magdelana adında görkemli bir kilise ve ufak tefek bir şeyler atıştırdıktan sonra ver elini Champs Elysees (Şanzelize diye okuyorduk değil mi?) Paris yavaş yavaş anlatıyordu kendini biz de dinliyorduk. Şehrin yapısı, caddelerin simetrik uyumu, dümdüz oluşu ve görkemli bir anıta sırtınızı verdiğinizde kilometrelerce ötede caddenin sonunda bir başka görkemli bir anıt görmeniz hayatımda gördüğüm en muazzam şeylerden biriydi. Ben böyle bir ahengi hiçbir kentte görmedim değerli okurlarım.
Champs Elysees’de keyifli bir yürüyüşten sonra meşhur Arc de Triomphe (Zafer Anıtı olarak biliriz) ‘e vardık. Onlarca fotoğraf çekiminin ardından (en kısa zamanda paylaşmayı umuyorum) rotayı Paris’in sembolüne doğru kırdık.
Dar sokaklardan geçip Sein nehrinin kıyısına vardığımızda “Aneeeaaaam!!!” çığlıklarıyla Eiffel Kulesi’ne merhaba dedik ve makinelere sarılıp dördün her türlü kombinasyonunu deneyerek başladık fotoğraf çekmeye. Abartmayı hep severim bilirsiniz ama o an “görev tamamlandı” dedim kendi kendime. Sonuçta bu bir kule manevi anlamlar yükleyip put gibi tapmak gereksiz yani. Ancak bize hep anlatıldı hep gösterildi be dostlar yalan mı?
Nehrin kenarında kuleye doğru sigarasını tüttüren tipik bir Fransız kız gördüm. Genç bir abla da diyebilirim benden daha genç değildi nitekim. Bu psikolojik yoğunluk içinde etrafta gördüğüm her şeye olağanüstülük kattığımdan olsa gerek kızın yanına gidip “acaba fotoğrafını çekebilir miyim?” diye sordum. Şaşırdı, “ben mi senin fotoğrafını çekeceğim?” gibi daha normal olan bir ihtimali düşündü sonra gülerek tamam dedi, sigarayla beraber çekecektim ama sigarası bitmişti ve kalan filtreyi ağzına götürdüğünde de Recep İvedik gibi oluyordu, vazgeçtim sigara figüründen ve eldeki olanaklarla güzel bir fotoğraf çektim. Ardından “e hazır buradayken sen de benimkini çek” dedim ve affedersiniz son derece mal bir poz verip sonra kendisine adını sorup “teşekkürler Adrie” diyip kaçtım oradan. Birazcık utanmıştım ama hoş bir andı şimdi hatırlayınca. Zaten ben Fransız kızları kadar hiçbir gösteriş, makyaj ve türevi gibi şeylere başvurmadan bu kadar hoş bir izlenim bırakabilen başka bir kesim hatırlamıyorum dostlarım. Takdir ediyoruz kendilerini…
Neyse kuleye dönelim tekrar… Eiffel’in dibine girip, makineyi de yere doğru tutup ayaklarımızdan kulenin tepesine doğru giden bir görüntü yaratmaya çalıştık fotoğraflarda, uzun denemelerden sonra başardık. Bu tarzın patenti Arda’ya aitti ne yalan söyleyeyim. Ardından kulenin önündeki çimlere doğru yürüdük. Mülazım’ın kamerasıyla “Erasmus ve Beklentiler” üzerine ufak bir belgesel çektik. Belgeselde arka fonda Eiffel kulesi olmak üzere yürüyerek birkaç hikaye anlatıyordum. Tam istediğimiz gibi olmasa da yönetmen Mülazım ile yaptığımız ilk çalışmaydı ve güzeldi be dostlar. Mülazım bütün gün halsizim demesine rağmen gitti basketbol oynayanlara katıldı, ben, Arda ve Yaşar da çimlere oturup hayatımızın en güzel anlarından birini keyifli bir sohbetle süsledik.
Akşamüzeri bir şeyler atıştırmak için yer aradık sonunda McDonalds’ın bir de Paris şubesini görelim dedik. Para yok dostlarım yok öyle Fransız restoranlarında takılmak falan. Yediğimiz yerde yaşlı bir adam gördük, tek başına satranç masasında oturuyor daha da ilginci arada hamle de yapıyordu. Başta şizofren falan sandık ama belki de satrancın vardığı son noktaydı bu ne bilelim? Neyse yemekten sonra hoş bir yerde kahvemizi içtikten sonra (Paris’te en azından hoş bir kafede bir şeyler içmek önemliydi bizim için) yorgun argın hostele döndük.
Hosteldeki siyahi güvenlik son derece ürkütücüydü değerli okurlar. Adam çok sakin ama sert bir bakışla konuşuyor, hani azıcık ters gitsen arka tarafa alıp kemiğini kıracakmış gibi bir izlenim bırakıyordu doğrusu. Hatta yediğimden içtiğimden olsa gerek midemin bulandığı bir gece tuvalete gidip odanın kartını yanıma almadığımdan ötürü ekose desenli boxerım,
dandik yatma t-shirt um ile dımdızlak koridorda kalmıştım. Odadakiler kapıyı tıklama eylemime cevap vermeyince, öylece asansöre binip o korkunç bakışlı güvenlik görevlisinden yedek kart istedim. Size yemin ederim ses tonum sanki lisede okul gezisine gidip de otele geç dönüp, müdür yardımcısından af dileyen zavallı bir öğrenci gibi çıkıyordu. Adam o komik iç çamaşırıma rağmen zerre gülümsemedi kartı verdi ben de enik gibi boynum bükük odama döndüm.
Ertesi sabah ise sıra Louvre Müzesi'ndeydi. Bir müzeye sadece tavsiye edilen yerleri görüp buna rağmen altı saat harcayıp ayaklarımıza kara sular ineceğine söyleseler inanmazdık ama Louvre bana göre bir müze değil ayrı bir şey. Erasmus öğrencisi olduğumuz okullarımızın kartlarını gösterince ve birkaç tatlı dil sonucu ücretsiz girmeyi başardık bu devasa müzeye. Eski Mısır uygarlıklarından, modern sanata resim (meşhur Mona Lisa), heykel, takım taklavat türlü türlü yüzlerce eser vardı. Hepsinin apayrı hikayeleri efsaneleri vardı ama bunları ne biz biliyorduk ne de anlatan bir merci vardı. Üstüne üstlük çoğu eserin açıklaması da Fransızca olunca yapacak bir şeyimiz kalmamıştı. Biz müzenin her tarafına ömür yetmeyeceğini anladıktan sonra broşürde resmi olan yerlere gidelim dedik ama ona bile vakit yetmedi inanın. Louvre’a koca bir gün bile yetmeyebilir bana göre. Acıkınca bir yemek arası verdik, müzeye girmeden önce bahçedeki çalılara gömdüğümüz marketten aldığımız ekmek-jambon-gazoz üçlemesini tekrar yerinde görünce sevinmedik değil. Hatta bu anı da belgeselmiş gibi kameraya aldık, keyfli bir şey çıktı ortaya. Videoyu Arda’nın blogundan izleyebilirsiniz sevgili okurlar.
Anlat anlat bitmiyor geldik son akşamımıza. Notre Dame’ı görüp Paris’in şahane güzellikteki kafelerine uzaktan bakıp iç geçirdikten sonra Lamarc denilen bölgeye gittik. Lamarc meşhur Amelie filminin çekildiği muhit ve takdir edersiniz çok ama çok ayrı bir havası var. Daha mütevazi, daha mahalli bir yerdi, Fransız kültürünü burada daha iyi hissediyorduk bence.
Akşam fast food tıkanmamızı yaptıktan sonra şirin mi şirin bir şarap dükkanından aldığımız kırmızı şarabımızla gittik meşhur Sacre Ceur’a oturduk merdivenlerine ve Paris’in akşam manzarasına karşı yudumladık şarabımızı. Tarif etmeye gerek yok sizler zaten anlamışsınızdır neler hissettiğimizi.
Dönüşte de yine meşhur gece klubü Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) ‘un önünde akrobatik birkaç fotoğraf çektikten sonra hostelimize döndük ve sabah erken kalkmak üzere uykuya daldık.
1992 yılında babam gitmişti Paris’e, o zamandan beri onun getirdiği kartpostallara bakar bakar iç geçirirdim ne zaman giderim acaba diye. Hatta Eiffel Kulesinin dibinde aradım babamı ve “sen bana adam olamazsın dedin ama bak ben Paris’e geldim” dedim. Şaka bir yana teşekkür ettim kendisine verdiği imkandan ötürü. Kader öğrencilik yıllarımda yolumu düşürdü Paris’e şanslıymışım demek ki. Ancak öğrenci bütçesiyle de olsa 3 güncük de kalabilsek bana “o kadar şehir arasından en güzeli hangisiydi?” diye sorarsanız, düşünürüm falan ama yine de Paris derim dostlarım.
İleride hepinizin daha iyi şartlarda ve hayatta en çok sevdiğiniz kişiyle yolunuzun muhakkak buraya düşmesi dileğiyle….
24 Temmuz 2009 Cuma
Stockholm (İsveç)
Yine uzun mu uzun bir aradan sonra karşınızdayım. Ara öyle uzadı ki size elli beş gün önceki Stockholm gezimden bahsedeceğim bu yazıda. Eskiden gezerdik döndüğümüz gibi yazardık ama malum Türkiye'de de görülmesi gereken eş dost vardı. Ayrıca daha sonra bir büyük turneye daha çıktığımızdan yazmaya hiç vakit bulamadım. Umarım bir ay boyunca bloga bir şey eklenmemiş olduğunu gören efsane okuyucu kitlem beni terk etmemiştir.
30 Mayıs günü Beşiktaş'ın taze şampiyonluk haberinin coşkusuyla Riga Havaalanı’ndan Stockholm uçağına bindim. Ryanair kariyerimde yaşadığım en konforlu yolculuklardan biriydi çünkü yanımda kimse oturmuyordu. Arkadaki küçük kızın ciyaklaması ve ablasının yol boyu "çiki çiki bom bom çiki bom çiki bom" şeklinde aralıksız ritim tutmasına rağmen keyifli bir yolculuk sonrası aylardır beklediğim Stockholm'e ayağımı bastım. Turne ekibinden Mülazım ve Yaşar Turku-Stockholm feribotundaydı ve planımıza göre Arda benden iki saat önce Hamburg'dan gelmiş olacak, birlikte havaalanında sabahlayıp sabah Turku'dan gelecek arkadaşlarla buluşacaktık. Ben zaten Stockholm havaalanında konaklamış eşe dosta aylar öncesinden sormuştum "Abi havaalanını kapatıyorlar mı? Yatacak yer var mı? Uyuyana uyuma diyorlar mı?" diye. Malum riski sevmem, garantiye almak istedim ama Hamburg'dan gelen şok haberle sarsıldım. Riga'da entel entel biramı yudumlarken Almanya temsilcim Arda aradı ve Hamburg'da iki havaalanı olduğunu, yanlış olana geldiğini, Stockholm'e giden bir sonraki uçağa yer bulup bir gün geç görüşeceğimizi söyledi ve bana havaalanında bol şans diledi. Uçaktan iner inmez yatacak yer aradım ama birleşip yatak yapılabilecek tüm koltuklar kapıldığından bir kafeye oturup sembolik bir çay alıp, kafamı masaya koyup beş saati orada harcamaya karar verdim. Bir türlü rahat edemiyordum sürekli boynum ağrıyordu, tam içim geçmişken bir gürültüye uyanıyordum. Kesin sabah oldu diyip hevesle saatime baktığımda sadece on beş dakikanın geçmiş olduğunu görmek büyük hayal kırıklığına uğratıyordu beni. Tüm gece böyle geçti ama sonunda sabahı ettik ve yeni gelen yolcuları karşıladık diğer refakatçilerle birlikte.
Bir sağa bir sola koşuşturarak önce birazcık İsveç kronu alıp sonra da şehir merkezine giden bir otobüse atlayıp havaalanından ayrıldım. Otobüste uyumamak için direndim çünkü Stockholm’ün yeşil bayırlarını hatta gidiş geliş yolları dahil her şeyini merak ediyordum. Dedim ya aylardır hayalini kuruyordum bu şehrin. Öncesinde fazla bir bilgim de yoktu ama nedensiz bir sempatim vardı buraya. Gemiyle gelmek daha şık olurdu ama kaderde otobüsle giriş yapmak varmış neyse artık. Yine önceden planladığım gibi şehir merkezine girerken Muse’dan Stockholm Syndrome adlı parçayı dinleyecektim ama uyuyakalmışım tabii. Gözümü açtığımda şehre girmiş, Stockholm’un onlarca köprüsünden birinin üstünden geçiyorduk. Hemen ayarladım şarkıyı ve aceleyle de olsa planladığım girişi yapmış oldum. Şarkının Stockholm ile bir ilgisi yok aslında yani bir Stockholm türküsü değil nihayetinde ama şehrin adı şarkının adında geçtiğinden ötürü böyle bir yol seçtim. Mutlu da oldum.
Otobüs terminalinde Mülazım karşıladı beni sağolsun. Sadece üç gün ayrı kalmıştık ama Mülo kendine aldığı şık bir ceketle apayrı bir soluk getirmişti ortama. Zaten bir süre kendisiyle değil ceketiyle ilgilendim. Parkta bizi bekleyen Yaşar’ın yanına gidip üç günlük hasretimizi giderdikten sonra önce karnımızı doyurduk ardından da hostelimizin yolunu tuttuk. Hostel biraz pahalıydı üstelik nevresime de ek para istiyorlardı. Stockholm’ün vurduğu yerde gül biter felsefesini benimseyip ses etmedim pek. Hostele gidip odalarımıza ancak öğleden sonra üçte yani altı saat sonra kavuşacağımızı öğrenince biraz tereddüt etsem de yine ses etmedim. Aylar sonra son derece güneşli ve sıcak bir havayla karşılaşıyordum. Bir başka deyişle yaza bu Kuzey Avrupa şehrinde merhaba diyordum ve bu durum uykusuzluğumu bastırdı, moralimi yükseltti açıkçası. Anlaşılan İsveç halkı da benimle aynı duygular içerisinde olmalıydı çünkü herkes cıvıl cıvıl sokağa dökülmüş parktaki çimlere uzanıp güneşleniyordu. Garip geldi tabii insanlardaki bu güneş aşkı, sonuçta Türkiye’de her yaz sıcaktan kavruluyoruz öyle değil mi?
Sohbet muhabbet derken öğle vaktini aştık. Hostele gidip mutfakta Yaşar Usta’nın yemeği için hazırlık yaparken son açıklanan notlarıma bir bakayım dedim. Bir ders vardı zaten notunu bilmediğim “ondan da geçmişimdir artık” diye düşünüp büyük bir özgüvenle internet sitesini açtım ve dersten kaldığımı öğrendim. Zaten ne zaman ukala olsam kendime güvensem böyle kafa üstü yere çakılırım ben. Tam tersini yapıp kötü düşünüp olayları abarttığım zaman ise ummadığım iyi haberleri alırım, bu hep böyledir benim hayatımda inanın bana. Neyse bu tatsız haberle bir süre keyfim kaçtı, moralsiz yemeğimi yiyip nihayet hazırlanmış olan odalarımıza gidip saatlerdir özlemini çektiğim uykuya kavuştum.
Uyandığımda daha iyi hissediyordum kendimi. Ardından Arda mesaj attı ve geldiğini söyledi. Metrodan onu aldığımızda ekibi tamamlamıştık ve birinci büyük Avrupa turnemiz başlıyordu.
Akşama doğru hostelimizin küçük koridoru kalabalıklaşmış adım atmak zorlaşmıştı. Sıkış tepiş yemeğimizi yedikten sonra dışarı çıkalım dedik. Dakika başı her köşenin her caddenin fotoğrafını çekiyordum. Türkiye’de fotoları bilgisayara attığımda, hepsinin son derece bulanık olduğunu görmek birazcık üzse de beni gerekli gereksiz her şeyi çekiyordum işte. Sonunda yorulup bir yerlere oturalım dedik ve cıvıl cıvıl bir Irish Pub’a girdik. Yürümekten ayaklarım ağrıdığı için oturmak istiyordum ama yer yoktu mekanda. Çoğu kişi ayakta, çalan hareketli müziğe eşlik ediyorlardı. Barda bize bira kalmamıştı öylece dikildik ve bir süreden sonra mekandan ayrıldık, metroyla hostelimizin bulunduğu Götgatan denen efsane bir isme sahip olan caddeye geldik. Akşam dışarı çıkıp da bir bira bile içememek ağırıma gitti ve yolda bir çifte bu civarlarda bize uygun bir bar sorduk, sağolsunlar tarif ettiler ve yola koyulduk. Yaşar, Mülazım ve Arda önden girdi ancak o an arkadaşlarıma göre çantam ve şapkamla biraz daha salaş ve dikkat çekici göründüğümden olsa gerek girişte kimlik göstermek zorunda kaldım. Bana burası için çok küçük olduğumu söylediler. “Yaşım 21 daha ne olsun?” diye düşünürken sınırın 23 olduğunu acı bir şekilde öğrendim. Ay olarak büyük olduğum ve içeri girmeyi başaran Arda ve Mülazım’ı ispiyonlamadım ama derdimi de anlatmaya çalıştım, nolur gireyim diye yalvardım. Arda ile kapıda adama dil döktük ama başarılı olamadık. Dışarıda bir süre öyle garip ve zavallı gibi bekledikten sonra kapıdaki görevli arkadaşlarımın benden yaşça büyük olduğunu gerekçe göstererek beni içeri aldı. İspiyonlama olayı bir daha aklıma geldi, şeytan dürttü ama yapmadım.
Mekan son derece tatlıydı, müzikler çok sıkıydı, bardaki yaşlı ablanın da kafası biraz güzeldi diye hatırlıyorum. Daha sonra yorgunluk bastırınca hostelimize yürüdük ve yataklarımıza çekildik.
Ertesi sabah vakitlice kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Stockholm’un tarihi ve turistik yerlerini gezmek amacıyla yola koyulduk ve Old Town’un yani saray, katedral ve bunun gibi “Vay be abi beni şöyle şunun önünde çeksene” diyebileceğimiz yapıların bulunduğu Gamla Stan denen yere gittik. Ortalık bizim gibi bir sürü turistle kaynıyordu. Artık o turist kitlesini coşturmak için mi yoksa resmi bir sebeple mi anlayamadım ama Kraliyet Sarayı’nın önünde onlarca atlı muhafız önümüzden geçti, biz de “fıtjı fıtjı” diye fotoğraf çektik. Resmi bir sebepledir herhalde niye bizi coşturmaya çalışsınlar ki değil mi ama? Hatıra için Stockholm sevdamdan ötürü t-shirt ve gittiğim her şehirden almaya çalıştığım magnet alışverişini halledip, İzmir’deki aileme de şöyle fiyakalı bir kartpostal attıktan sonra öğlen yemeğimizi yedik ve madem geziye yeni başladık cebimizde de para var diyip bir müzeye giriş yapalım dedik.
Daha önce namını duyduğumuz ve ilgimizi çeken batık gemi müzesi yani “Vasa Museum”a girmeye karar verdik. 17. yüzyılda Polonya ile savaş halinde olan İsveç’in Kralı emretmiş bu talihsiz geminin yapılmasını. Coşkuyla denize açıldıktan sadece birkaç dakika sonra batıvermiş. Az önce alkış sesleri ile inleyen ortam çığlıklara bürünüvermiş. 150 kişilik ekipten 30-50 kişi hayatını kaybetmiş. Gariptir bilmediğim bir nedenden ötürü de 1961 yılına kadar geminin kalıntıları denizden çıkarılmamış. Herkesin gözü önünde batıp ta bu kadar süre çıkarılmamasını hakikaten anlayamadım ama vardır bir bildikleri benim İsveçlilerimin. Müzedeki rehberin çok güzel anlaşılır bir İngilizcesi vardı ama geminin fotoğrafını mı çekeyim, etrafa mı bakayım, rehberi mi dinleyeyim derken bazı yerleri atladım ve bu satırları yazarken müzenin web sitesinden yararlandım doğal olarak. İki ay geçti sevgili okurlar hak verin biraz.
Akşam hostele dönüp dinlendik. Oda arkadaşımız otuzunu çoktan aşmış Filistinli bir doktordu. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde kendilerine verdiğimiz destekten ötürü bize teşekkür etti. Davos muhabbetini açmadık orada işi mizaha vurmadan ciddi ciddi konuştuk, üzgün olduğumuzu söyleyip en kısa zamanda bir çözüm diledik, kısa zamanda gerçekleşeceğine maalesef hiç inanmasak da.
Sonra dışarı çıktık. Mülo ve Arda ceketlerini giydi, ben de aşağı kalmayayım diyerek fötr şapkamı taktım ve Arda’nın İTÜ’den arkadaşlarıyla buluşmaya gittik. Çok geç saatte buluştuğumuzdan ve son metroyu kaçırmak istemediğimden ötürü Mülo ile beraber onlardan izin isteyip Götgatan’a geri döndük. Dün gece gittiğimiz bara büyük özgüvenle giriş yapmayı denedik adam yemedi yine kimlik sordu ve “turistiz yarın gece Stockholm’den ayrılacağız, nolur bak” şeklindeki yalvarmalarımıza kulak asmadı ve yine giremedik mekana değerli okurlar. “Başka bir yer söyle kardeşim bari oraya gidelim” dedik ve tarife uyan yere gittik. Guinness adındaki çok methedilen ama bana gayet sevimsiz gelen birayı tattım. Sonra da felsefi konuşmalar eşliğinde odamıza döndük, ertesi sabah Paris’e gitmek için saatleri saymaya başladık.
Çok uzun oldu değil mi? Parça parça yazdım size bir bütün olarak sunayım istedim sevgili okurlar. Sizi çok özledim vallahi. Bir ay önceden paylaşmak isterdim sizinle bu anıları ama malum nedenler. Şu anda İstanbul’da staj yapıyorum önüme de bir bilgisayar verdiler. Mümkün olduğunca yazarım umarım. Siz de hala ordasınızdır ve okuyorsunuzdur umarım :)
Kendinize çok iyi bakın Paris yazısında görüşmek dileğiyle…
30 Mayıs günü Beşiktaş'ın taze şampiyonluk haberinin coşkusuyla Riga Havaalanı’ndan Stockholm uçağına bindim. Ryanair kariyerimde yaşadığım en konforlu yolculuklardan biriydi çünkü yanımda kimse oturmuyordu. Arkadaki küçük kızın ciyaklaması ve ablasının yol boyu "çiki çiki bom bom çiki bom çiki bom" şeklinde aralıksız ritim tutmasına rağmen keyifli bir yolculuk sonrası aylardır beklediğim Stockholm'e ayağımı bastım. Turne ekibinden Mülazım ve Yaşar Turku-Stockholm feribotundaydı ve planımıza göre Arda benden iki saat önce Hamburg'dan gelmiş olacak, birlikte havaalanında sabahlayıp sabah Turku'dan gelecek arkadaşlarla buluşacaktık. Ben zaten Stockholm havaalanında konaklamış eşe dosta aylar öncesinden sormuştum "Abi havaalanını kapatıyorlar mı? Yatacak yer var mı? Uyuyana uyuma diyorlar mı?" diye. Malum riski sevmem, garantiye almak istedim ama Hamburg'dan gelen şok haberle sarsıldım. Riga'da entel entel biramı yudumlarken Almanya temsilcim Arda aradı ve Hamburg'da iki havaalanı olduğunu, yanlış olana geldiğini, Stockholm'e giden bir sonraki uçağa yer bulup bir gün geç görüşeceğimizi söyledi ve bana havaalanında bol şans diledi. Uçaktan iner inmez yatacak yer aradım ama birleşip yatak yapılabilecek tüm koltuklar kapıldığından bir kafeye oturup sembolik bir çay alıp, kafamı masaya koyup beş saati orada harcamaya karar verdim. Bir türlü rahat edemiyordum sürekli boynum ağrıyordu, tam içim geçmişken bir gürültüye uyanıyordum. Kesin sabah oldu diyip hevesle saatime baktığımda sadece on beş dakikanın geçmiş olduğunu görmek büyük hayal kırıklığına uğratıyordu beni. Tüm gece böyle geçti ama sonunda sabahı ettik ve yeni gelen yolcuları karşıladık diğer refakatçilerle birlikte.
Bir sağa bir sola koşuşturarak önce birazcık İsveç kronu alıp sonra da şehir merkezine giden bir otobüse atlayıp havaalanından ayrıldım. Otobüste uyumamak için direndim çünkü Stockholm’ün yeşil bayırlarını hatta gidiş geliş yolları dahil her şeyini merak ediyordum. Dedim ya aylardır hayalini kuruyordum bu şehrin. Öncesinde fazla bir bilgim de yoktu ama nedensiz bir sempatim vardı buraya. Gemiyle gelmek daha şık olurdu ama kaderde otobüsle giriş yapmak varmış neyse artık. Yine önceden planladığım gibi şehir merkezine girerken Muse’dan Stockholm Syndrome adlı parçayı dinleyecektim ama uyuyakalmışım tabii. Gözümü açtığımda şehre girmiş, Stockholm’un onlarca köprüsünden birinin üstünden geçiyorduk. Hemen ayarladım şarkıyı ve aceleyle de olsa planladığım girişi yapmış oldum. Şarkının Stockholm ile bir ilgisi yok aslında yani bir Stockholm türküsü değil nihayetinde ama şehrin adı şarkının adında geçtiğinden ötürü böyle bir yol seçtim. Mutlu da oldum.
Otobüs terminalinde Mülazım karşıladı beni sağolsun. Sadece üç gün ayrı kalmıştık ama Mülo kendine aldığı şık bir ceketle apayrı bir soluk getirmişti ortama. Zaten bir süre kendisiyle değil ceketiyle ilgilendim. Parkta bizi bekleyen Yaşar’ın yanına gidip üç günlük hasretimizi giderdikten sonra önce karnımızı doyurduk ardından da hostelimizin yolunu tuttuk. Hostel biraz pahalıydı üstelik nevresime de ek para istiyorlardı. Stockholm’ün vurduğu yerde gül biter felsefesini benimseyip ses etmedim pek. Hostele gidip odalarımıza ancak öğleden sonra üçte yani altı saat sonra kavuşacağımızı öğrenince biraz tereddüt etsem de yine ses etmedim. Aylar sonra son derece güneşli ve sıcak bir havayla karşılaşıyordum. Bir başka deyişle yaza bu Kuzey Avrupa şehrinde merhaba diyordum ve bu durum uykusuzluğumu bastırdı, moralimi yükseltti açıkçası. Anlaşılan İsveç halkı da benimle aynı duygular içerisinde olmalıydı çünkü herkes cıvıl cıvıl sokağa dökülmüş parktaki çimlere uzanıp güneşleniyordu. Garip geldi tabii insanlardaki bu güneş aşkı, sonuçta Türkiye’de her yaz sıcaktan kavruluyoruz öyle değil mi?
Sohbet muhabbet derken öğle vaktini aştık. Hostele gidip mutfakta Yaşar Usta’nın yemeği için hazırlık yaparken son açıklanan notlarıma bir bakayım dedim. Bir ders vardı zaten notunu bilmediğim “ondan da geçmişimdir artık” diye düşünüp büyük bir özgüvenle internet sitesini açtım ve dersten kaldığımı öğrendim. Zaten ne zaman ukala olsam kendime güvensem böyle kafa üstü yere çakılırım ben. Tam tersini yapıp kötü düşünüp olayları abarttığım zaman ise ummadığım iyi haberleri alırım, bu hep böyledir benim hayatımda inanın bana. Neyse bu tatsız haberle bir süre keyfim kaçtı, moralsiz yemeğimi yiyip nihayet hazırlanmış olan odalarımıza gidip saatlerdir özlemini çektiğim uykuya kavuştum.
Uyandığımda daha iyi hissediyordum kendimi. Ardından Arda mesaj attı ve geldiğini söyledi. Metrodan onu aldığımızda ekibi tamamlamıştık ve birinci büyük Avrupa turnemiz başlıyordu.
Akşama doğru hostelimizin küçük koridoru kalabalıklaşmış adım atmak zorlaşmıştı. Sıkış tepiş yemeğimizi yedikten sonra dışarı çıkalım dedik. Dakika başı her köşenin her caddenin fotoğrafını çekiyordum. Türkiye’de fotoları bilgisayara attığımda, hepsinin son derece bulanık olduğunu görmek birazcık üzse de beni gerekli gereksiz her şeyi çekiyordum işte. Sonunda yorulup bir yerlere oturalım dedik ve cıvıl cıvıl bir Irish Pub’a girdik. Yürümekten ayaklarım ağrıdığı için oturmak istiyordum ama yer yoktu mekanda. Çoğu kişi ayakta, çalan hareketli müziğe eşlik ediyorlardı. Barda bize bira kalmamıştı öylece dikildik ve bir süreden sonra mekandan ayrıldık, metroyla hostelimizin bulunduğu Götgatan denen efsane bir isme sahip olan caddeye geldik. Akşam dışarı çıkıp da bir bira bile içememek ağırıma gitti ve yolda bir çifte bu civarlarda bize uygun bir bar sorduk, sağolsunlar tarif ettiler ve yola koyulduk. Yaşar, Mülazım ve Arda önden girdi ancak o an arkadaşlarıma göre çantam ve şapkamla biraz daha salaş ve dikkat çekici göründüğümden olsa gerek girişte kimlik göstermek zorunda kaldım. Bana burası için çok küçük olduğumu söylediler. “Yaşım 21 daha ne olsun?” diye düşünürken sınırın 23 olduğunu acı bir şekilde öğrendim. Ay olarak büyük olduğum ve içeri girmeyi başaran Arda ve Mülazım’ı ispiyonlamadım ama derdimi de anlatmaya çalıştım, nolur gireyim diye yalvardım. Arda ile kapıda adama dil döktük ama başarılı olamadık. Dışarıda bir süre öyle garip ve zavallı gibi bekledikten sonra kapıdaki görevli arkadaşlarımın benden yaşça büyük olduğunu gerekçe göstererek beni içeri aldı. İspiyonlama olayı bir daha aklıma geldi, şeytan dürttü ama yapmadım.
Mekan son derece tatlıydı, müzikler çok sıkıydı, bardaki yaşlı ablanın da kafası biraz güzeldi diye hatırlıyorum. Daha sonra yorgunluk bastırınca hostelimize yürüdük ve yataklarımıza çekildik.
Ertesi sabah vakitlice kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Stockholm’un tarihi ve turistik yerlerini gezmek amacıyla yola koyulduk ve Old Town’un yani saray, katedral ve bunun gibi “Vay be abi beni şöyle şunun önünde çeksene” diyebileceğimiz yapıların bulunduğu Gamla Stan denen yere gittik. Ortalık bizim gibi bir sürü turistle kaynıyordu. Artık o turist kitlesini coşturmak için mi yoksa resmi bir sebeple mi anlayamadım ama Kraliyet Sarayı’nın önünde onlarca atlı muhafız önümüzden geçti, biz de “fıtjı fıtjı” diye fotoğraf çektik. Resmi bir sebepledir herhalde niye bizi coşturmaya çalışsınlar ki değil mi ama? Hatıra için Stockholm sevdamdan ötürü t-shirt ve gittiğim her şehirden almaya çalıştığım magnet alışverişini halledip, İzmir’deki aileme de şöyle fiyakalı bir kartpostal attıktan sonra öğlen yemeğimizi yedik ve madem geziye yeni başladık cebimizde de para var diyip bir müzeye giriş yapalım dedik.
Daha önce namını duyduğumuz ve ilgimizi çeken batık gemi müzesi yani “Vasa Museum”a girmeye karar verdik. 17. yüzyılda Polonya ile savaş halinde olan İsveç’in Kralı emretmiş bu talihsiz geminin yapılmasını. Coşkuyla denize açıldıktan sadece birkaç dakika sonra batıvermiş. Az önce alkış sesleri ile inleyen ortam çığlıklara bürünüvermiş. 150 kişilik ekipten 30-50 kişi hayatını kaybetmiş. Gariptir bilmediğim bir nedenden ötürü de 1961 yılına kadar geminin kalıntıları denizden çıkarılmamış. Herkesin gözü önünde batıp ta bu kadar süre çıkarılmamasını hakikaten anlayamadım ama vardır bir bildikleri benim İsveçlilerimin. Müzedeki rehberin çok güzel anlaşılır bir İngilizcesi vardı ama geminin fotoğrafını mı çekeyim, etrafa mı bakayım, rehberi mi dinleyeyim derken bazı yerleri atladım ve bu satırları yazarken müzenin web sitesinden yararlandım doğal olarak. İki ay geçti sevgili okurlar hak verin biraz.
Akşam hostele dönüp dinlendik. Oda arkadaşımız otuzunu çoktan aşmış Filistinli bir doktordu. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde kendilerine verdiğimiz destekten ötürü bize teşekkür etti. Davos muhabbetini açmadık orada işi mizaha vurmadan ciddi ciddi konuştuk, üzgün olduğumuzu söyleyip en kısa zamanda bir çözüm diledik, kısa zamanda gerçekleşeceğine maalesef hiç inanmasak da.
Sonra dışarı çıktık. Mülo ve Arda ceketlerini giydi, ben de aşağı kalmayayım diyerek fötr şapkamı taktım ve Arda’nın İTÜ’den arkadaşlarıyla buluşmaya gittik. Çok geç saatte buluştuğumuzdan ve son metroyu kaçırmak istemediğimden ötürü Mülo ile beraber onlardan izin isteyip Götgatan’a geri döndük. Dün gece gittiğimiz bara büyük özgüvenle giriş yapmayı denedik adam yemedi yine kimlik sordu ve “turistiz yarın gece Stockholm’den ayrılacağız, nolur bak” şeklindeki yalvarmalarımıza kulak asmadı ve yine giremedik mekana değerli okurlar. “Başka bir yer söyle kardeşim bari oraya gidelim” dedik ve tarife uyan yere gittik. Guinness adındaki çok methedilen ama bana gayet sevimsiz gelen birayı tattım. Sonra da felsefi konuşmalar eşliğinde odamıza döndük, ertesi sabah Paris’e gitmek için saatleri saymaya başladık.
Çok uzun oldu değil mi? Parça parça yazdım size bir bütün olarak sunayım istedim sevgili okurlar. Sizi çok özledim vallahi. Bir ay önceden paylaşmak isterdim sizinle bu anıları ama malum nedenler. Şu anda İstanbul’da staj yapıyorum önüme de bir bilgisayar verdiler. Mümkün olduğunca yazarım umarım. Siz de hala ordasınızdır ve okuyorsunuzdur umarım :)
Kendinize çok iyi bakın Paris yazısında görüşmek dileğiyle…
22 Haziran 2009 Pazartesi
Riga (Letonya) ve Vilnius (Litvanya)
Upuzun bir aradan sonra tekrar birlikteyiz. Birinci Avrupa Turnesi sona erdi, bu satırları İzmir'deki evimizin balkonundan yazıyorum size. Rüya sona erdi ve normal yaşantımıza döndük diyebilirim.
27 Mayıs'ta Riga'nın yolunu tuttum dostlarım. Finlandiya'daki odamı boşalttım, arkadaşlarımla vedalaştım ve sorunsuz bir uçak yolculuğu sonucunda Letonya'nın bu şirin başkentine vardım. Bu geziye yalnız gitmem olaya apayrı bir hava katıyor. İzmir'den İstanbul'a bile otobüsle tek başına gitmemiş bir adam olarak böyle bir şeye girişmem önemli bir adımdır elbet.
Hostelime vardım odama yerleştim ve ardından resepsiyona Şampiyonlar Ligi finalini veren mekanları sordum ilk iş olarak. Maçın son on dakikasını izlesem de atmosfer hoştu gerçekten. Riga'da gece hayatı ve güzel kızların benim gibi saf erkeklere kuracağı tuzaklar hakkında defalarca nasihat aldığım için disko, gece klubü gibi ortamlara bulaşmak istemedim zaten yorgundum da. Caddedeki bazı hanımların etkileyici gülümsemelerine aldırış etmemeye çalıştım. Garip bir paranoya vardı, "Başıma bir iş gelir, böbreğimi alırlar" diye, oysa biraz dikkatli olsak böle saçmalamaya gerek bile kalmayacak. Ardından hostele geri döndüm, alt kattaki pubda biraz oturdum insanların benimle tanışmasını bekledim ama kimse gelmedi. Sadece tebessüm ettik birbirimize. Yatmak için neden ararken mekanın Megadeth, Disturbed gibi gruplardan eserler çalmasıyla yatma saatimi ertelemeye karar verdim ama yol yorgunluğu daha ağır bastırdı ve odama çekildim.
Güzel bir gecenin ardından ertesi sabah şehir turuma başladım. Yalnız olduğum için bundan dolayı bir sıkıntı yaşamamak adına sürekli kendimi motive etmeye çalıştım. Oturduğum kafelerde gözlüğümü takıp kitap okudum biraz, defterime notlar aldım kısacası entel gibi görünmeye çalıştım. Kahvaltının ardından Riga Old Town'ın derinliklerine indim, fotoğraflar çektim. Sonra gelmişken bir müzeye gireyim diye düşündüm ve İstila Müzesini ziyaret ettim. Müze Letonya'nın İkinci Dünya Savaşı ve bitimindeki dönemlerde Sovyet,Nazi ve tekrar Sovyet işgallerini yanıstan fotoğraf ve belgelerle dolu hoş bir müze. İki saat kadar orada kaldıktan sonra karnımı doyurdum ve Özgürlük Anıtı, katedraller ve şehrin göbeğindeki son derece güzel parkların çevresinde yürüdüm, etrafı talan ettim ve yorulunca oturdum dinlendim.
Saygı duyduğum insan (üstad diyoruz biz Mülazım ile kendisine) Burak'ın bana tarif ettiği bir bar vardı. Onu bulmak için debelendim durdum. Üstad adını hatırlayamıyordu bana sadece girişindeki isminin taşa kazınmış olduğunu ve çok geniş bir bira yelpazesine sahip olduğunu söylemişti. Saatlerce yolda gördüğüm her insana "Burada bir bar varmış içinde bir sürü bira varmış, ismi taşa kazılıymış" diye sordum. Ya deliymişim gibi baktılar bana ya da "çok mu seviyorsun sen birayı" dediler. Neyse o barı bulamadım sonuçta hoş bir kafeye oturdum birşeyler içtim. Uzuvas adında milli biraları olduğunu söylediler. Daha sonra oturduğum boş bir barda o birayı denedim son derece güzeldi. Ancak fark ettim ki yalnız gezmenin dezavantajı da akşam yorgun biranızı yudumlarken muhabbet edecek birini bulmakta zorlanacağınızmış. O akşam birazcık canım sıkıldı sonra hostele geçtim. Hostelin barında personelle ufak bir sohbetten sonra odama çıktım ve uykuya daldım.
Sabah vakitlice kalktım şöyle güzel bir kahvaltı yapayım dedim. Yakınlarda bir alışveriş merkezinin içinde hoş bir kafeterya vardı, "Omlet var mı?" dedim, "Olmaz mı" dediler, oturdum. Canınızı çektirmek gibi olmasın bir omlet geldi, altta ipince patates kızartması falan tıkandım yiyemedim resmen. Doyurucu olmaz derken patlayacaktım artık vallahi "Helal olsun" dedim, bayağı da hesaplı geldi yani büyüklüğe bakınca. Yanında çay istedim ücretsizmiş o saatte zaten. Fincan beklerken demlik geldi, 4 fincan çay çıktı, krallar gibi hissettim o an kendimi. Sonra koşa koşa hostele gittim çıkışımı yaptım ve Vilnius'a gitmek için otogara gittim.
Eurolines adlı şirketle ilk tanışmam olacaktı bu yolculuk. Litvanya topraklarına ayak basacağım için heyecanlıydım sonuçta bir başka yeni ülke. Riga - Vilnius yolu açıkçası Güzelyurt - Lefkoşa yolundan farksız. Daracık, gidiş geliş yol ama şöförler insan gibi kullanınca bir sıkıntı gerilim, olmuyor. Litvanya'ya girince Avea'dan hoşgeldiniz mesajı bekledim, malum koleksiyon yapıyordum mesajlardan ama atmadı pislikler. Neyse sınırdan geçtik bir kaç kilometre sonra yolun kenarındaki polis ekibi "Huoppp!" diye durdurdu bizi ve pasaport kontrolü için otobüse bindiler. Acaip gerilirim böyle kontrollerde ilk ben uzattım pasaportumu. Yarım saat oturma iznimin bulunduğu sayfayı bulmak için uğraştı adam sonra geri verdi pasaportumu. Ardından yolumuza devam ettik ve Vilnius'a vardık.
Hava son derece kapalıydı canımı sıkmıştı bu durum. Gara gelince koştum danışmaya, hostele giden otobüse nerden nasıl bineceğimi sordum ve atladım caddeye. Otobüsü hemen buldum bindim ama hostelin yönüne mi yoksa ters yöne mi gidiyor bilemedim. Madem bir soru soracağım kıza sorarım mantığı ile genç bir hanımefendiye yanaşıp "Bu otobüs bu caddeden geçer mi?" diye sordum "Bilmiyorum" dercesine başını salladı iki yana. "Bileti nasıl alacağız?" diye sordum aynı şekilde başını salladı, "İngilizce biliyor musun?" diye sordum yine aynı şekilde başını sallayınca her yerin Finlandiya gibi olmadığını düşünüp otobüsteki insanları kısaca süzdükten sonra gözlüklü, beyaz yakalı, şişman bir adamın İngilizce bildiğini varsayıp yanına gittim. Yanılmamıştım adam İngilizce biliyordu ve bana çok yardımcı oldu. Kendisi Kaunas Üniversitesi'nde öğretim üyesiymiş, Erasmus'tan falan bahsettik kısa yolculuğumuz içinde sonra bana kartını verdi, teşekkür edip hostelin sokağında numaraları saymaya başladım ve hostelimi buldum. Öğretmen Evi gibi bir yeri andırıyordu hostel, bahçeli gösterişsiz ama son derece şirin bir yerdi. Odama yerleştim, dışarı çıkmak için hazırlanırken genç bir arkadaş geldi "Işığı açabilir miyim?" diye sordu. Oda arkadaşımdı kendisi tanıştık hemen. Adı James, Amerikalı ve buraya hocasıyla beraber bir araştırma yapmak için gelmiş. Sohbet muhabbet derken "Çay içelim mi" dedi, "Tamam" dedim. Mutfakta devam ettik sohbete ve adam konuştukça ne kadar birikimli olduğunu gösterdi. Konu Türkiye'ye dönünce ve adam "Ya bu Ergenekon ne kardeş?" diye sorunca "Yuh artık onu da mı biliyorsun" dedim ve bildiklerimi anlattım. Zaten herkesin bu konuda bildiği şey aslında hiçbir şey bilmediği öyle değil mi dostlarım?
Neyse sonra James'in de burada arkadaşı yokmuş canı sıkılıyormuş (adam öyle demedi ama belliydi yani) beraber çıktık dışarı. Güzel ama pahallı bir yerde yemek yedik, dolaştık durduk. Saat 11 gibi "Arıza çıkarmak istemem ama benim uykum geldi, gitmem lazım sanırım" dedi James. Şöyle bir düşündüm, ben de yol yorgunuydum ve sabah erken kalkıp şehri gezmem daha mantıklı olacaktı çünkü öğlen Riga'ya geri dönmem gerekiyordu. Hostele geri döndük ve anaokul çocukları gibi erkenden yattım o gece.
Sabah James'i kaldırdım. Adam uyanıp bir anda "Cool, thank you!" diye haykırınca korktum nereden geldiyse o enerji sabah sabah. Neyse sırtladım çantamı hostelden çıkışı yapıp James ile yola koyulduk. Beraber kahvaltı yaptıktan sonra onu Vilnius Üniversitesi'ne bırakıp helalleştikten sonra 10 kg dan daha ağır bir sırt çantasıyla birlikte 3 saat boyunca arada durmak suretiyle şehirde dolandım durdum. Vilnius şeker bir yer ama Riga'dan daha gösterişsiz ki Riga gösterişli bir yer de değil yani, siz tahmin edin artık sönüklüğü. Ancak kocaman bir katedrali var ve katedralin kapısına bakan cadde son derece güzel ve ilgi çekici. Sürekli yolun ortasına geçip fotoğraf çektim zaten. Bir yukarı bir aşağı dolana dolana otobüs saatim geldi ve aynı anda omzumun da çürüdüğünü fark ettim çantanın ağırlığından ötürü.
Riga'ya geri döndüm, bir şeyler atıştırdım ve havaalanı vaktimi beklemeye başladım. Açıkçası Vilnius'ta çok kalamamıştım ama Riga'yı öyle ya da böyle görebilmiştim. Bence iki şehir de hoş ama görmezseniz büyük bir şey kaçırmazsınız. "Burnumun dibinde duruyor iki şehir, o kadar arkadaşım gördü ben neden görmeyeyim?" diye düşünüp gittim gördüm sonuçta, değişiklik oldu. Yalnız kovboylar gibi takıldım ama farklı oldu benim için yeni insanlar tanıdım yine de.
Saat 8 gibi Riga havaalanına geldim. Stockholm uçağına daha vakit vardı ve o sırada Beşiktaş'ımız şampiyonluk maçını oynuyordu Denizli'de. Hemen bir internet buldum maçın son 15 dakikasını izledim. "Deli mi bu öyle ekrana bakıyor" diye izledi beni uzaktan görenler. Bayağı gergindim ama son düdükle uzun zamandır beklediğimiz şampiyonluğa ulaştık. İlgilenmeyenler için çok basit veya sıradan gelebilir ama bu olay gerçekten farklı benim için, sadece basit bir futbol olayı değil yani. Belki bir ara Beşiktaş ile ilgili bir blog yazarım, anlarsınız yıllardır neler çektiğimizi. O an arkadaşlarımla, sevdiklerimle birlikte olmayı isterdim ama kaderde Riga'da havaalanında yalnız olmak varmış. Sevinçten pırpır uçağa doğru koştum binmeden önce "Oley oley oley oleeeyy, şampiyon Beşiktaş!" diye bağırıp enerjimi boşalttıktan sonra Stockholm'ün yolunu tuttum.
Riga ve Vilnius gezim böyleydi dostlarım Stockholm'de görüşmek üzere kendinize iyi bakın...
27 Mayıs'ta Riga'nın yolunu tuttum dostlarım. Finlandiya'daki odamı boşalttım, arkadaşlarımla vedalaştım ve sorunsuz bir uçak yolculuğu sonucunda Letonya'nın bu şirin başkentine vardım. Bu geziye yalnız gitmem olaya apayrı bir hava katıyor. İzmir'den İstanbul'a bile otobüsle tek başına gitmemiş bir adam olarak böyle bir şeye girişmem önemli bir adımdır elbet.
Hostelime vardım odama yerleştim ve ardından resepsiyona Şampiyonlar Ligi finalini veren mekanları sordum ilk iş olarak. Maçın son on dakikasını izlesem de atmosfer hoştu gerçekten. Riga'da gece hayatı ve güzel kızların benim gibi saf erkeklere kuracağı tuzaklar hakkında defalarca nasihat aldığım için disko, gece klubü gibi ortamlara bulaşmak istemedim zaten yorgundum da. Caddedeki bazı hanımların etkileyici gülümsemelerine aldırış etmemeye çalıştım. Garip bir paranoya vardı, "Başıma bir iş gelir, böbreğimi alırlar" diye, oysa biraz dikkatli olsak böle saçmalamaya gerek bile kalmayacak. Ardından hostele geri döndüm, alt kattaki pubda biraz oturdum insanların benimle tanışmasını bekledim ama kimse gelmedi. Sadece tebessüm ettik birbirimize. Yatmak için neden ararken mekanın Megadeth, Disturbed gibi gruplardan eserler çalmasıyla yatma saatimi ertelemeye karar verdim ama yol yorgunluğu daha ağır bastırdı ve odama çekildim.
Güzel bir gecenin ardından ertesi sabah şehir turuma başladım. Yalnız olduğum için bundan dolayı bir sıkıntı yaşamamak adına sürekli kendimi motive etmeye çalıştım. Oturduğum kafelerde gözlüğümü takıp kitap okudum biraz, defterime notlar aldım kısacası entel gibi görünmeye çalıştım. Kahvaltının ardından Riga Old Town'ın derinliklerine indim, fotoğraflar çektim. Sonra gelmişken bir müzeye gireyim diye düşündüm ve İstila Müzesini ziyaret ettim. Müze Letonya'nın İkinci Dünya Savaşı ve bitimindeki dönemlerde Sovyet,Nazi ve tekrar Sovyet işgallerini yanıstan fotoğraf ve belgelerle dolu hoş bir müze. İki saat kadar orada kaldıktan sonra karnımı doyurdum ve Özgürlük Anıtı, katedraller ve şehrin göbeğindeki son derece güzel parkların çevresinde yürüdüm, etrafı talan ettim ve yorulunca oturdum dinlendim.
Saygı duyduğum insan (üstad diyoruz biz Mülazım ile kendisine) Burak'ın bana tarif ettiği bir bar vardı. Onu bulmak için debelendim durdum. Üstad adını hatırlayamıyordu bana sadece girişindeki isminin taşa kazınmış olduğunu ve çok geniş bir bira yelpazesine sahip olduğunu söylemişti. Saatlerce yolda gördüğüm her insana "Burada bir bar varmış içinde bir sürü bira varmış, ismi taşa kazılıymış" diye sordum. Ya deliymişim gibi baktılar bana ya da "çok mu seviyorsun sen birayı" dediler. Neyse o barı bulamadım sonuçta hoş bir kafeye oturdum birşeyler içtim. Uzuvas adında milli biraları olduğunu söylediler. Daha sonra oturduğum boş bir barda o birayı denedim son derece güzeldi. Ancak fark ettim ki yalnız gezmenin dezavantajı da akşam yorgun biranızı yudumlarken muhabbet edecek birini bulmakta zorlanacağınızmış. O akşam birazcık canım sıkıldı sonra hostele geçtim. Hostelin barında personelle ufak bir sohbetten sonra odama çıktım ve uykuya daldım.
Sabah vakitlice kalktım şöyle güzel bir kahvaltı yapayım dedim. Yakınlarda bir alışveriş merkezinin içinde hoş bir kafeterya vardı, "Omlet var mı?" dedim, "Olmaz mı" dediler, oturdum. Canınızı çektirmek gibi olmasın bir omlet geldi, altta ipince patates kızartması falan tıkandım yiyemedim resmen. Doyurucu olmaz derken patlayacaktım artık vallahi "Helal olsun" dedim, bayağı da hesaplı geldi yani büyüklüğe bakınca. Yanında çay istedim ücretsizmiş o saatte zaten. Fincan beklerken demlik geldi, 4 fincan çay çıktı, krallar gibi hissettim o an kendimi. Sonra koşa koşa hostele gittim çıkışımı yaptım ve Vilnius'a gitmek için otogara gittim.
Eurolines adlı şirketle ilk tanışmam olacaktı bu yolculuk. Litvanya topraklarına ayak basacağım için heyecanlıydım sonuçta bir başka yeni ülke. Riga - Vilnius yolu açıkçası Güzelyurt - Lefkoşa yolundan farksız. Daracık, gidiş geliş yol ama şöförler insan gibi kullanınca bir sıkıntı gerilim, olmuyor. Litvanya'ya girince Avea'dan hoşgeldiniz mesajı bekledim, malum koleksiyon yapıyordum mesajlardan ama atmadı pislikler. Neyse sınırdan geçtik bir kaç kilometre sonra yolun kenarındaki polis ekibi "Huoppp!" diye durdurdu bizi ve pasaport kontrolü için otobüse bindiler. Acaip gerilirim böyle kontrollerde ilk ben uzattım pasaportumu. Yarım saat oturma iznimin bulunduğu sayfayı bulmak için uğraştı adam sonra geri verdi pasaportumu. Ardından yolumuza devam ettik ve Vilnius'a vardık.
Hava son derece kapalıydı canımı sıkmıştı bu durum. Gara gelince koştum danışmaya, hostele giden otobüse nerden nasıl bineceğimi sordum ve atladım caddeye. Otobüsü hemen buldum bindim ama hostelin yönüne mi yoksa ters yöne mi gidiyor bilemedim. Madem bir soru soracağım kıza sorarım mantığı ile genç bir hanımefendiye yanaşıp "Bu otobüs bu caddeden geçer mi?" diye sordum "Bilmiyorum" dercesine başını salladı iki yana. "Bileti nasıl alacağız?" diye sordum aynı şekilde başını salladı, "İngilizce biliyor musun?" diye sordum yine aynı şekilde başını sallayınca her yerin Finlandiya gibi olmadığını düşünüp otobüsteki insanları kısaca süzdükten sonra gözlüklü, beyaz yakalı, şişman bir adamın İngilizce bildiğini varsayıp yanına gittim. Yanılmamıştım adam İngilizce biliyordu ve bana çok yardımcı oldu. Kendisi Kaunas Üniversitesi'nde öğretim üyesiymiş, Erasmus'tan falan bahsettik kısa yolculuğumuz içinde sonra bana kartını verdi, teşekkür edip hostelin sokağında numaraları saymaya başladım ve hostelimi buldum. Öğretmen Evi gibi bir yeri andırıyordu hostel, bahçeli gösterişsiz ama son derece şirin bir yerdi. Odama yerleştim, dışarı çıkmak için hazırlanırken genç bir arkadaş geldi "Işığı açabilir miyim?" diye sordu. Oda arkadaşımdı kendisi tanıştık hemen. Adı James, Amerikalı ve buraya hocasıyla beraber bir araştırma yapmak için gelmiş. Sohbet muhabbet derken "Çay içelim mi" dedi, "Tamam" dedim. Mutfakta devam ettik sohbete ve adam konuştukça ne kadar birikimli olduğunu gösterdi. Konu Türkiye'ye dönünce ve adam "Ya bu Ergenekon ne kardeş?" diye sorunca "Yuh artık onu da mı biliyorsun" dedim ve bildiklerimi anlattım. Zaten herkesin bu konuda bildiği şey aslında hiçbir şey bilmediği öyle değil mi dostlarım?
Neyse sonra James'in de burada arkadaşı yokmuş canı sıkılıyormuş (adam öyle demedi ama belliydi yani) beraber çıktık dışarı. Güzel ama pahallı bir yerde yemek yedik, dolaştık durduk. Saat 11 gibi "Arıza çıkarmak istemem ama benim uykum geldi, gitmem lazım sanırım" dedi James. Şöyle bir düşündüm, ben de yol yorgunuydum ve sabah erken kalkıp şehri gezmem daha mantıklı olacaktı çünkü öğlen Riga'ya geri dönmem gerekiyordu. Hostele geri döndük ve anaokul çocukları gibi erkenden yattım o gece.
Sabah James'i kaldırdım. Adam uyanıp bir anda "Cool, thank you!" diye haykırınca korktum nereden geldiyse o enerji sabah sabah. Neyse sırtladım çantamı hostelden çıkışı yapıp James ile yola koyulduk. Beraber kahvaltı yaptıktan sonra onu Vilnius Üniversitesi'ne bırakıp helalleştikten sonra 10 kg dan daha ağır bir sırt çantasıyla birlikte 3 saat boyunca arada durmak suretiyle şehirde dolandım durdum. Vilnius şeker bir yer ama Riga'dan daha gösterişsiz ki Riga gösterişli bir yer de değil yani, siz tahmin edin artık sönüklüğü. Ancak kocaman bir katedrali var ve katedralin kapısına bakan cadde son derece güzel ve ilgi çekici. Sürekli yolun ortasına geçip fotoğraf çektim zaten. Bir yukarı bir aşağı dolana dolana otobüs saatim geldi ve aynı anda omzumun da çürüdüğünü fark ettim çantanın ağırlığından ötürü.
Riga'ya geri döndüm, bir şeyler atıştırdım ve havaalanı vaktimi beklemeye başladım. Açıkçası Vilnius'ta çok kalamamıştım ama Riga'yı öyle ya da böyle görebilmiştim. Bence iki şehir de hoş ama görmezseniz büyük bir şey kaçırmazsınız. "Burnumun dibinde duruyor iki şehir, o kadar arkadaşım gördü ben neden görmeyeyim?" diye düşünüp gittim gördüm sonuçta, değişiklik oldu. Yalnız kovboylar gibi takıldım ama farklı oldu benim için yeni insanlar tanıdım yine de.
Saat 8 gibi Riga havaalanına geldim. Stockholm uçağına daha vakit vardı ve o sırada Beşiktaş'ımız şampiyonluk maçını oynuyordu Denizli'de. Hemen bir internet buldum maçın son 15 dakikasını izledim. "Deli mi bu öyle ekrana bakıyor" diye izledi beni uzaktan görenler. Bayağı gergindim ama son düdükle uzun zamandır beklediğimiz şampiyonluğa ulaştık. İlgilenmeyenler için çok basit veya sıradan gelebilir ama bu olay gerçekten farklı benim için, sadece basit bir futbol olayı değil yani. Belki bir ara Beşiktaş ile ilgili bir blog yazarım, anlarsınız yıllardır neler çektiğimizi. O an arkadaşlarımla, sevdiklerimle birlikte olmayı isterdim ama kaderde Riga'da havaalanında yalnız olmak varmış. Sevinçten pırpır uçağa doğru koştum binmeden önce "Oley oley oley oleeeyy, şampiyon Beşiktaş!" diye bağırıp enerjimi boşalttıktan sonra Stockholm'ün yolunu tuttum.
Riga ve Vilnius gezim böyleydi dostlarım Stockholm'de görüşmek üzere kendinize iyi bakın...
27 Mayıs 2009 Çarşamba
Erasmus'a Veda
Sayılı gün sonuçta çabuk geçiyor. Sonunda Finlandiya'dan ayrılma vakti geldi dostlarım. Eve dönüş için daha 3 hafta var ama Erasmus öğrencisi olarak bugün son günüm. Dün arkadaşlarımla vedalaştım ve inanın sadece merhaba dediğiniz insanlarla bile vedalaşmak gerçekten çok koyuyor insana. Gerçi hoşçakal değil görüşürüz dedik ve hepsiyle birgün bir yerde karşılaşacağımıza inanarak ayrıldık.
Erasmus için pişmanlık var mı peki? Yaşananlara genel bir bakış attığımda kesinlikle hayır diyorum. İçime sinmeyen şey yabancı arkadaşlarla kanka gibi bir ilişki kuramamamdır belki, hepsiyle çok güzel dostluklar kurdum elbette ama "Can naber adamım bugün şuraya gidiyoruz" şeklinde bir durum da olmadı. Ama hepsinin yeri ayrıdır. Ayrıca fark ettim ki burada tanıdığım Türk arkadaşlar da çok farklı insanlardı ve bana gerçekten çok şey kattılar. Amac yeni insanlar, yeni dunyalar tanimaksa Turk arkadaslar sayesinde de bu amaca ulastim diyebilirim.
Finlandiya'da geçen 4 aya baktığımda, ilk ay heyecan dönemidir ki bence en güzel dönemimdi. İkinci ay sınavlar ve iklimin getirdiği bunalım dönemi, bununla beraber kurulan hayaller; üçüncü ay sıradanlığın getirdiği bıkkınlık ve ilk aydaki heyecana duyulan özlem ve bununla birlikte yapılan çocukça hatalar; son ay ise yoğun sınav haftasına rağmen baharın getirdiği dinçlikle toparlanma, "küçük şeylerle mutlu olabilme" felsefesini aşılama çabaları ve olgunluk donemi.
Şu an kendimi değişmiş ve büyümüş hissediyorum. Bunu test edeceğim tek yer elbette Türkiye. Bu nedenle oldukça da heyecanlıyım. Evi ozlemedim desem yalan olur ama Erasmus bitti diye de uzulmuyor degilim.
Bugun yazacagim blog cok onemli benim icin. Klavyenin basina gecince aklimdan ucup gitti her sey ama toparlamaya calisacagim. Daha gezilecek, gorulecek ve bu blogta anlatilacak cok sey var ama bugunku satirlari Erasmus'a vedaya ve yaz planlarima ayirdim.
Finlandiya'nin ve elbette Tampere'nin yeri hep ayri olacaktir kalbimde. Aylarca kavga edip ayrilma vakti gelince birbirini ne kadar sevdigini anlayan sevgililer gibiymisiz de haberim yokmus. ''Kiz bulamadi, sehre sevgili muamelesi yapiyor'' dediginizi duyar gibiyim alakasi yok kizdirmayin beni. Son gunlerimde bir guzel, bir seker gozuktu ki gozume Tampere, anlatamam size. Bir daha ne zaman gelirim nasil gelirim bilinmez ama hayatim boyunca unutmam, bahsi gectiginde memleketimden soz ediliyormus gibi sevinirim bundan sonra...
Bu satirlari Erasmus'un son gununde yazmayi isterdim ama toplanma telasindan oturu dorduncu paragraftan itibaren Riga'dan sesleniyorum size. Uzun bir gezi plani var, hepsini zamanla paylasacagim ama internete girme olanagi ne kadar siklikla olur bilinmez tabii. Bu Riga gezisi yalniz katildigim ilk gezi olmasi bakimindan onemli tabii ayrintilari baska blogta paylasirim.
Artik Erasmus ogrencisi unvanini verip gezgin unvanini aldik resmen sinavlarimin bitmesiyle. Size Avrupe Turnem hakkinda bilgi vereyim, tarihler soyle:
27 Mayis - Riga (Letonya)
29 Mayis - Vilnius (Litvanya)
30 Mayis - Stockholm (Isvec)
2 Haziran - Paris (Fransa)
5 Haziran - Antwerp (Belcika)
7 Haziran - Amsterdam (Hollanda)
9 Haziran - Barcelona (Ispanya)
17 Haziran - Tampere (Finlandiya)
19 Haziran - Izmir
Tam konser tarihleri gibi oldu hosuma gitti yazarken ulkeleri falan da belirttim :)
Hala bilet almamamiza ragmen Haziran sonu gibi Turkiye'deki iki yakin dostumla bir buyuk Avrupe Turnesi daha dusunuyorum. Evet abarttim gibi ama gezilecek yerler var daha sonucta Avrupa kocaman.
Ikinci turdan sonra stajlar basliyor. 27 Temmuz'da Istanbulda ardindan 24 Agustos'ta Ankara'da staj yapacagim. Stajlar bittiginde Kibris'a donme vakti coktan gelmis olacak bu nedenle 2009 yazi gercekten unutulmaz olacak :) Bu plana gore Izmir'de 20 gun gibi bir sureyle kalacagim bu acidan uzucu tabii.
Efendim tum planlar boyle. 4 aydir burada yasadiklarimi buyuk bir zevkle sizlerle paylastim umarim siz de ayni heyacani duymussunuzdur okurken eksik olmayin. Erasmus donemiyle ilgili bir toparlama yapacak olursak ne diyebilirim bir dusuneyim...
Oncelikle bana bu imkani saglayan annem Bayan Cengiz, babam Bay Cengiz ve ablam Seco'ya, burada yedigimiz ictigimiz, girilen derslerimiz ayri gitmeyen uzerimde hakki olan Yasar'a, Erasmus'taki en buyuk kazancim Mulazim'a, blogdaki ilham kaynagim kaliteli insan Saygin'a, saygi duydugum ustad Burak'a, orjinal insan Sait'e, adini saymadigim ama hepsinin kalbimde apayri yeri olan tum Turk dostlarima, bana ictenlikle sevgi ve samimiyetlerini gosteren Koreli, Polonyali, Yunan, Fransiz, Italyan, Ispanyol, Iranli ve diger diyarlardan gelen tum kardeslere, blogtaki tum izleyicilere ve ilgi gosteren herkese, blogta adi gecen (Helsinki, Tallinn, Hollanda, Almanya gezilerindeki guzel insanlar basta olmak uzere) herkese, bana telefon numaralarini veya Facebooklarini veren ama arkadastan ote de birsey hissetmeyen tum Fin kiz arkadaslara, sabahlari ictenlikle gunaydin diyen tum otobus soforlerine, okuldaki kibar yemekhane gorevlilerine ve yolda soru sordugumuzda buyuk bir ictenlikle cevap veren guzel Finlandiya insanina, Tampere'deki favori mekanimiz Ruma'ya ve bu satirlari okurken ''hani bize tesekkur essek'' diye soylenen soylenmeyen herkese butun ictenligimle tesekkur ederim.
Kendinize cok cok iyi bakin dostlarim zaman buldukca yazacagim sizlere, bir sonraki yazida gorusmek dilegiyle...
Erasmus için pişmanlık var mı peki? Yaşananlara genel bir bakış attığımda kesinlikle hayır diyorum. İçime sinmeyen şey yabancı arkadaşlarla kanka gibi bir ilişki kuramamamdır belki, hepsiyle çok güzel dostluklar kurdum elbette ama "Can naber adamım bugün şuraya gidiyoruz" şeklinde bir durum da olmadı. Ama hepsinin yeri ayrıdır. Ayrıca fark ettim ki burada tanıdığım Türk arkadaşlar da çok farklı insanlardı ve bana gerçekten çok şey kattılar. Amac yeni insanlar, yeni dunyalar tanimaksa Turk arkadaslar sayesinde de bu amaca ulastim diyebilirim.
Finlandiya'da geçen 4 aya baktığımda, ilk ay heyecan dönemidir ki bence en güzel dönemimdi. İkinci ay sınavlar ve iklimin getirdiği bunalım dönemi, bununla beraber kurulan hayaller; üçüncü ay sıradanlığın getirdiği bıkkınlık ve ilk aydaki heyecana duyulan özlem ve bununla birlikte yapılan çocukça hatalar; son ay ise yoğun sınav haftasına rağmen baharın getirdiği dinçlikle toparlanma, "küçük şeylerle mutlu olabilme" felsefesini aşılama çabaları ve olgunluk donemi.
Şu an kendimi değişmiş ve büyümüş hissediyorum. Bunu test edeceğim tek yer elbette Türkiye. Bu nedenle oldukça da heyecanlıyım. Evi ozlemedim desem yalan olur ama Erasmus bitti diye de uzulmuyor degilim.
Bugun yazacagim blog cok onemli benim icin. Klavyenin basina gecince aklimdan ucup gitti her sey ama toparlamaya calisacagim. Daha gezilecek, gorulecek ve bu blogta anlatilacak cok sey var ama bugunku satirlari Erasmus'a vedaya ve yaz planlarima ayirdim.
Finlandiya'nin ve elbette Tampere'nin yeri hep ayri olacaktir kalbimde. Aylarca kavga edip ayrilma vakti gelince birbirini ne kadar sevdigini anlayan sevgililer gibiymisiz de haberim yokmus. ''Kiz bulamadi, sehre sevgili muamelesi yapiyor'' dediginizi duyar gibiyim alakasi yok kizdirmayin beni. Son gunlerimde bir guzel, bir seker gozuktu ki gozume Tampere, anlatamam size. Bir daha ne zaman gelirim nasil gelirim bilinmez ama hayatim boyunca unutmam, bahsi gectiginde memleketimden soz ediliyormus gibi sevinirim bundan sonra...
Bu satirlari Erasmus'un son gununde yazmayi isterdim ama toplanma telasindan oturu dorduncu paragraftan itibaren Riga'dan sesleniyorum size. Uzun bir gezi plani var, hepsini zamanla paylasacagim ama internete girme olanagi ne kadar siklikla olur bilinmez tabii. Bu Riga gezisi yalniz katildigim ilk gezi olmasi bakimindan onemli tabii ayrintilari baska blogta paylasirim.
Artik Erasmus ogrencisi unvanini verip gezgin unvanini aldik resmen sinavlarimin bitmesiyle. Size Avrupe Turnem hakkinda bilgi vereyim, tarihler soyle:
27 Mayis - Riga (Letonya)
29 Mayis - Vilnius (Litvanya)
30 Mayis - Stockholm (Isvec)
2 Haziran - Paris (Fransa)
5 Haziran - Antwerp (Belcika)
7 Haziran - Amsterdam (Hollanda)
9 Haziran - Barcelona (Ispanya)
17 Haziran - Tampere (Finlandiya)
19 Haziran - Izmir
Tam konser tarihleri gibi oldu hosuma gitti yazarken ulkeleri falan da belirttim :)
Hala bilet almamamiza ragmen Haziran sonu gibi Turkiye'deki iki yakin dostumla bir buyuk Avrupe Turnesi daha dusunuyorum. Evet abarttim gibi ama gezilecek yerler var daha sonucta Avrupa kocaman.
Ikinci turdan sonra stajlar basliyor. 27 Temmuz'da Istanbulda ardindan 24 Agustos'ta Ankara'da staj yapacagim. Stajlar bittiginde Kibris'a donme vakti coktan gelmis olacak bu nedenle 2009 yazi gercekten unutulmaz olacak :) Bu plana gore Izmir'de 20 gun gibi bir sureyle kalacagim bu acidan uzucu tabii.
Efendim tum planlar boyle. 4 aydir burada yasadiklarimi buyuk bir zevkle sizlerle paylastim umarim siz de ayni heyacani duymussunuzdur okurken eksik olmayin. Erasmus donemiyle ilgili bir toparlama yapacak olursak ne diyebilirim bir dusuneyim...
Oncelikle bana bu imkani saglayan annem Bayan Cengiz, babam Bay Cengiz ve ablam Seco'ya, burada yedigimiz ictigimiz, girilen derslerimiz ayri gitmeyen uzerimde hakki olan Yasar'a, Erasmus'taki en buyuk kazancim Mulazim'a, blogdaki ilham kaynagim kaliteli insan Saygin'a, saygi duydugum ustad Burak'a, orjinal insan Sait'e, adini saymadigim ama hepsinin kalbimde apayri yeri olan tum Turk dostlarima, bana ictenlikle sevgi ve samimiyetlerini gosteren Koreli, Polonyali, Yunan, Fransiz, Italyan, Ispanyol, Iranli ve diger diyarlardan gelen tum kardeslere, blogtaki tum izleyicilere ve ilgi gosteren herkese, blogta adi gecen (Helsinki, Tallinn, Hollanda, Almanya gezilerindeki guzel insanlar basta olmak uzere) herkese, bana telefon numaralarini veya Facebooklarini veren ama arkadastan ote de birsey hissetmeyen tum Fin kiz arkadaslara, sabahlari ictenlikle gunaydin diyen tum otobus soforlerine, okuldaki kibar yemekhane gorevlilerine ve yolda soru sordugumuzda buyuk bir ictenlikle cevap veren guzel Finlandiya insanina, Tampere'deki favori mekanimiz Ruma'ya ve bu satirlari okurken ''hani bize tesekkur essek'' diye soylenen soylenmeyen herkese butun ictenligimle tesekkur ederim.
Kendinize cok cok iyi bakin dostlarim zaman buldukca yazacagim sizlere, bir sonraki yazida gorusmek dilegiyle...
19 Mayıs 2009 Salı
Finlandiya Durum Raporu
Uzun ve gereksiz bir aradan sonra tekrar beraberiz. En son beni içerken aciz bir durumda bırakmıştınız, hala öyleyimdir diye düşünmenizden endişelendim son durumlardan sizi haberdar edeyim dedim.
Burada sınav haftası dostlarım. Bütün senenin hasadının bir haftada toplanacağı kritik günler anlayacağınız. Geçen hafta 3 günde 3 sınava girdim burada böyle tempoya alışık değiliz elbette. İkisi orta biri kötü geçti toparlayacağıma inanıyorum. Ama gelin sınava kadar kahramınız neler yapmış kısaca göz atalım...
Vappu'nun ertesi günü Helsinki'ye gittim ve Yonca Ablalardan annemin Türkiye'den gönderdiği yazlık kıyafetlerimi aldım. Akşam beni arkadaşlarının evine davet ettiler ve yine unutamayacağım çok güzel bir gün geçirdim. Yonca Abla'nın bir zamanlar üyesi olduğu halk dansları topluluğunun üyesi bir arkadaşının evine misafir olduk. Ev bahçeli kocaman bir şey, 25 kişi kadar vardık sanırım. Ev sahibi Fin ama toplulukları geleneksel Türk dansı ile ilgileniyorlar ve bu Fin bayanlar en az bizimkiler kadar iyi çiftetelli oynuyorlar. Ev tam bir sanatçı eviydi ve konuklar arasında müzisyen hatta yönetmen bile vardı. Ben baya çekingen kaldım o ağır ortamda pek kimseyle kaynaşamadım ama evde bir sürü perküsyon aleti vardı ve 9 yaşındaki minik kardeşten 50li yaşlardaki enerjik Fin bayanlara kadar 10 kişilik bir grup olarak beraber ritim tuttuk, doğaçlama takıldık gerçekten çok eğlenceliydi. Yonca Abla, Murat Abi ve o gün tanıştığım son derece eğlenceli insan Gaye Abla ile vedalaştıktan sonra tekrar Tampere'ye döndüm, onlarla bir daha ne zaman nasıl karşılacağımızı bilmeden.
Sonra sınavlara çalışmak için debelendik durduk. Geçen haftasonu kapattık kendimizi okula hiç dışarı çıkmadık. Perşembe günü sınavlara ara verilince tekrar attım kendimi sokaklara. Havanın kararma ve aydınlanma vaktine hayran kaldım burada. Mayıs ayı itibariyle gökyüzü sadece birkaç saat simsiyah oluyor ve 22.30'da okuldan eve dönerken havanın hala aydınlık olduğunu görmek çok garip hissettiriyor. Aydınlık havaları, uzun günleri daha çok seviyorum açıkçası ama en güzel saatler elbette günbatımının olduğu zaman. Geçen akşam Inferno adında gaz bir rock bara girdik 03.30 gibi çıktığımızda hava tekrar aydınlanıyordu ki Haziran ayında günlerin daha da uzayacağını düşününce "vay be" demeden edemiyor insan. Coğrafi konum işte naparsın?
Aynı akşam Eurovision vardı. Bir mekanda uluslararası öğrencilerin toplanacağı bir parti düzenleneceğini öğrendik ve gittik. Mekan küçüktü ama çoğunluğun Türk ve Fransız olduğu bu uluslararası ortamda Eurovision'u izlemek çok keyifliydi. Daha yarı finalde Kıbrıs'taki arkadaşlarım "oy vermeyi unutma Finlandiya'dan puan gelmezse almayız seni" diye takılmışlardı. Malum yurtdışında olunca bastık Türkiye'ye oyları. Sonuçtan umutluydum ama Norveç'in eze eze nasıl birinci olduğunu gördünüz işte. Başta "ne var ki bunda" dedim ama tatlı şarkı bence. İzlanda'yı temsil eden hanımefendi gerçek bir prenses kimse inkar etmesin yani, hala youtube'da izleyip alkışlıyorum kendisini. Dün ilkokul arkadaşım Berk uzun bir aradan sonra mesaj atarak sevindirdi beni. Mesajında "Bu espriyi yapmayayım diye uğraştım ama dayanamadım Ermenistan senin için söylemiş dün gece beğendin mi?" yazıyordu. Açıkçası dikkatli dinlememiştim şarkıyı. Hemen açtım "Jan Jan" (can can diye okunuyor), dinledim çok sevdim yahu. İki gündür oynuyorum odada "everybody move your body", "can can" diye. Uzun bir zamandır baştan sona izlememiştim Eurovision'u bu sefer kısmet oldu ama Finlandiya'nın da sonuncu olmasına üzüldüm ya. Uğursuzluk getirdik ülkeye. Zamanında Lordi çıktığında "Eyvah rezil olduk" demişler ama maskeli elemanlar 3 yıl önce herkese cevabı verince burada milli kahraman gibi karşılanmışlar. Bu seferki şarkıyı da pek beğenmemişlerdi ama sonuncu olacak kadar da kötü müydü tartışılır. Eurovision be dostlar kaç kişi şarkıya oy veriyor Allah aşkına? Bakın ben de Türk'üm diye sorgulamadan verdim oyu. "Yuh kime verecektin başka?" derseniz sessiz kalırım. Biraz alerjimiz var belki Ermenistan'a ama "Jan Jan" da fena değil ya kopuyorum vallahi :) Sonuçta şarkı bu politikayı karıştırmamak lazım değil mi ama? (yusuf yusuf sesleri)
Sınavların varlığına rağmen çok garip ama kendimi iyi hissediyorum bu aralar. Bahardan olsa gerek. Beşiktaş maçlarını takip ediyorum o da ayrı bir uçuyor tabii bizi önce kanser edip sonra maçı kazanmalar falan alıştık artık. Türkiye Kupası'nı alınca mutlu olduk ama asıl olayı bekliyoruz iki hafta sonra.Neyse şimdi nazar değdirmeyeyim erken konuşup. Ayrıca semtimin takımı Karşıyaka'nın da Süper Lig'e çıkamayışına çok üzüldüm, finale kadar getirmişlerdi işi.
İşin garibi tüm bunlar olurken Erasmus günlerinin sonlarına yaklaştığımı bilmek ve Tampere'nin gözüme gittikçe daha güzel görünmesi ciddi çelişkilere sokuyor beni. Ne zaman yaşadığım dakikanın tamamen kıymetini bilebildim ki zaten? Hep kaçınca anlıyoruz hepsinin değerini yalan mı? Lisedeyken sıkıldım üniformadan dedim ama üniversitede arka sıraya dönüp geyik muhabbeti yapamayınca o üniforma da değerlenmişti gözümde. 4 yılda mezun olayım diye uğraşıyorum ama iş hayatında (iş bulduğumu varsayıyorum hayat bu ne olcağını kimse bilmez) tatil denen muhteşem şeyi senede bir kez sadece bir hafta on gün tadınca bugünleri de arayacağım kesin.
Daldan dala atladık yine. Kritik iki sınavım kaldı, aklımı çok zor veriyorum okuduğum şeylere ama mutluyum ya nedensiz. Siz de mutlu olun baharın (orada yaz sıcağı vardır belki) tadını çıkarın. Böyle diyorum ama çoğunuzun da sınavı vardır şimdi. Bakın işte başınızın çaresine bu kadar gaza gelmişim bir daha bulamazsınız beni bu lafları söylerken :)
Kendinize çok iyi bakın dostlarım bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle....
Burada sınav haftası dostlarım. Bütün senenin hasadının bir haftada toplanacağı kritik günler anlayacağınız. Geçen hafta 3 günde 3 sınava girdim burada böyle tempoya alışık değiliz elbette. İkisi orta biri kötü geçti toparlayacağıma inanıyorum. Ama gelin sınava kadar kahramınız neler yapmış kısaca göz atalım...
Vappu'nun ertesi günü Helsinki'ye gittim ve Yonca Ablalardan annemin Türkiye'den gönderdiği yazlık kıyafetlerimi aldım. Akşam beni arkadaşlarının evine davet ettiler ve yine unutamayacağım çok güzel bir gün geçirdim. Yonca Abla'nın bir zamanlar üyesi olduğu halk dansları topluluğunun üyesi bir arkadaşının evine misafir olduk. Ev bahçeli kocaman bir şey, 25 kişi kadar vardık sanırım. Ev sahibi Fin ama toplulukları geleneksel Türk dansı ile ilgileniyorlar ve bu Fin bayanlar en az bizimkiler kadar iyi çiftetelli oynuyorlar. Ev tam bir sanatçı eviydi ve konuklar arasında müzisyen hatta yönetmen bile vardı. Ben baya çekingen kaldım o ağır ortamda pek kimseyle kaynaşamadım ama evde bir sürü perküsyon aleti vardı ve 9 yaşındaki minik kardeşten 50li yaşlardaki enerjik Fin bayanlara kadar 10 kişilik bir grup olarak beraber ritim tuttuk, doğaçlama takıldık gerçekten çok eğlenceliydi. Yonca Abla, Murat Abi ve o gün tanıştığım son derece eğlenceli insan Gaye Abla ile vedalaştıktan sonra tekrar Tampere'ye döndüm, onlarla bir daha ne zaman nasıl karşılacağımızı bilmeden.
Sonra sınavlara çalışmak için debelendik durduk. Geçen haftasonu kapattık kendimizi okula hiç dışarı çıkmadık. Perşembe günü sınavlara ara verilince tekrar attım kendimi sokaklara. Havanın kararma ve aydınlanma vaktine hayran kaldım burada. Mayıs ayı itibariyle gökyüzü sadece birkaç saat simsiyah oluyor ve 22.30'da okuldan eve dönerken havanın hala aydınlık olduğunu görmek çok garip hissettiriyor. Aydınlık havaları, uzun günleri daha çok seviyorum açıkçası ama en güzel saatler elbette günbatımının olduğu zaman. Geçen akşam Inferno adında gaz bir rock bara girdik 03.30 gibi çıktığımızda hava tekrar aydınlanıyordu ki Haziran ayında günlerin daha da uzayacağını düşününce "vay be" demeden edemiyor insan. Coğrafi konum işte naparsın?
Aynı akşam Eurovision vardı. Bir mekanda uluslararası öğrencilerin toplanacağı bir parti düzenleneceğini öğrendik ve gittik. Mekan küçüktü ama çoğunluğun Türk ve Fransız olduğu bu uluslararası ortamda Eurovision'u izlemek çok keyifliydi. Daha yarı finalde Kıbrıs'taki arkadaşlarım "oy vermeyi unutma Finlandiya'dan puan gelmezse almayız seni" diye takılmışlardı. Malum yurtdışında olunca bastık Türkiye'ye oyları. Sonuçtan umutluydum ama Norveç'in eze eze nasıl birinci olduğunu gördünüz işte. Başta "ne var ki bunda" dedim ama tatlı şarkı bence. İzlanda'yı temsil eden hanımefendi gerçek bir prenses kimse inkar etmesin yani, hala youtube'da izleyip alkışlıyorum kendisini. Dün ilkokul arkadaşım Berk uzun bir aradan sonra mesaj atarak sevindirdi beni. Mesajında "Bu espriyi yapmayayım diye uğraştım ama dayanamadım Ermenistan senin için söylemiş dün gece beğendin mi?" yazıyordu. Açıkçası dikkatli dinlememiştim şarkıyı. Hemen açtım "Jan Jan" (can can diye okunuyor), dinledim çok sevdim yahu. İki gündür oynuyorum odada "everybody move your body", "can can" diye. Uzun bir zamandır baştan sona izlememiştim Eurovision'u bu sefer kısmet oldu ama Finlandiya'nın da sonuncu olmasına üzüldüm ya. Uğursuzluk getirdik ülkeye. Zamanında Lordi çıktığında "Eyvah rezil olduk" demişler ama maskeli elemanlar 3 yıl önce herkese cevabı verince burada milli kahraman gibi karşılanmışlar. Bu seferki şarkıyı da pek beğenmemişlerdi ama sonuncu olacak kadar da kötü müydü tartışılır. Eurovision be dostlar kaç kişi şarkıya oy veriyor Allah aşkına? Bakın ben de Türk'üm diye sorgulamadan verdim oyu. "Yuh kime verecektin başka?" derseniz sessiz kalırım. Biraz alerjimiz var belki Ermenistan'a ama "Jan Jan" da fena değil ya kopuyorum vallahi :) Sonuçta şarkı bu politikayı karıştırmamak lazım değil mi ama? (yusuf yusuf sesleri)
Sınavların varlığına rağmen çok garip ama kendimi iyi hissediyorum bu aralar. Bahardan olsa gerek. Beşiktaş maçlarını takip ediyorum o da ayrı bir uçuyor tabii bizi önce kanser edip sonra maçı kazanmalar falan alıştık artık. Türkiye Kupası'nı alınca mutlu olduk ama asıl olayı bekliyoruz iki hafta sonra.Neyse şimdi nazar değdirmeyeyim erken konuşup. Ayrıca semtimin takımı Karşıyaka'nın da Süper Lig'e çıkamayışına çok üzüldüm, finale kadar getirmişlerdi işi.
İşin garibi tüm bunlar olurken Erasmus günlerinin sonlarına yaklaştığımı bilmek ve Tampere'nin gözüme gittikçe daha güzel görünmesi ciddi çelişkilere sokuyor beni. Ne zaman yaşadığım dakikanın tamamen kıymetini bilebildim ki zaten? Hep kaçınca anlıyoruz hepsinin değerini yalan mı? Lisedeyken sıkıldım üniformadan dedim ama üniversitede arka sıraya dönüp geyik muhabbeti yapamayınca o üniforma da değerlenmişti gözümde. 4 yılda mezun olayım diye uğraşıyorum ama iş hayatında (iş bulduğumu varsayıyorum hayat bu ne olcağını kimse bilmez) tatil denen muhteşem şeyi senede bir kez sadece bir hafta on gün tadınca bugünleri de arayacağım kesin.
Daldan dala atladık yine. Kritik iki sınavım kaldı, aklımı çok zor veriyorum okuduğum şeylere ama mutluyum ya nedensiz. Siz de mutlu olun baharın (orada yaz sıcağı vardır belki) tadını çıkarın. Böyle diyorum ama çoğunuzun da sınavı vardır şimdi. Bakın işte başınızın çaresine bu kadar gaza gelmişim bir daha bulamazsınız beni bu lafları söylerken :)
Kendinize çok iyi bakın dostlarım bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle....
9 Mayıs 2009 Cumartesi
Vappu
Finlandiya'daki ilk günlerimdi, dün gibi hatırlıyorum (10 yıldır buradayım sanki havalara bak), "ya bu adamlar dışarı çıkmaz mı hiç?" diye sordum, "Vappu'da sokaklar dolup taşar" dediler. "Tuvaletim geldi" dedim, "yola yap" dediler, "ayı mıyım ben?" diye sordum, "Vappu'yu görsen herkesin kafa bir dünya yola da tuvaletini yapıyorlar gayet" dediler. "Çok içiyorlar be abi bu Finler" dedim, "Vappu'yu gör yavrum bu daha bir şey değil" dediler.
Nedir bu Vappu peki? Finlandiya'daki 1 Mayıs Bayramı diyelim kısaca. Ancak sadece işçi bayramı değil bu 1 Mayıs, ayrıca Finlandiya çapında büyük bir öğrenci bayramı ve Finler için "bahar geldi, kış uykusundan kalktık vakit coşma vakti" gibi bir anlamı da olan bütün yıl beklenen bir dönem bu Vappu. En azından geldiğimizden beri hep anlattılar Vappu şöyle, Vappu böyle, "Vappu'da çıkma teklifini kızlar ediyormuş" falan :) Normalde 30 Nisan gecesi insanlar ölümüne içerler sonra sokakta laylaylom coşup eğlenirlermiş. 1 Mayıs'ta da bayramı kutlarlarmış. Bizim okulda diğer okullardan farklı olarak bir hafta önceden başladı Vappu. Bir bölümüne katıldık biz de. Piknik düzenlendi güneşli bir havada tüm teknik okul öğrencileri Tampere şehir merkezinde nehrin kenarında toplandık, güzel oldu havamız değişti açıkçası.
Beklenen 30 Nisan akşamı geldi (akşam gelmiyor gerçi burada, hava şu an 22.30'ta yeni yeni kararıyor daha da uzayacak günler, malum baya bir kuzeydeyiz). Eğlenmek için içki içmek hatta sarhoş olmak gerektiği söyleniyordu, aksi takdirde o kadar sarhoşun arasında canımız sıkılırdı. Arkadaslarin da fikrine uyarak yanıma 75cl schweppes + 35cl smirnoff içeren 1,5 lt lik bir kola şişesi aldım (75 + 35 = 110 eder farkındayım) ve şehir merkezine geldik. Saat akşam sekizdi ama dediğim gibi güneşin batmasına daha vardı. Merkez son derece kalabalıktı. Gerçekten herkes bugünü beklemiş gibi görünüyordu. Şişemi yavaş yavaş yudumluyor, etrafı gözlemliyor, güle oynaya arkadaşlarımla şakalaşıyordum (komiklikler, şakalar...). Sonra çenemin düştüğünü ve bağırarak konuşmaya başladığımı fark ettim. Şişeme baktım, bitmişti. Başım dönüyordu ve sürekli sırıtıyordum. Daha önce sarhoş olmuştum ama bu kadarı ilk defa olmuştu sanki. "İçme artık istersen" dediklerini hatırlıyorum. Sonra elim telefona gitti, bu heyecanı eşle dostla paylaşayım dedim. Yapmamak lazım tabii böyle şeyler, sarhoşken sarhoşla takılmalı insan. Telefon hatasından sonra çimlere oturdum boş boş baktım. Alkol olayını edebinde ve ayarında almam gerektiğini öğrendim çünkü uykum geliyordu ve eğlenecek enerjim de kalmamıştı. Kesinlikle gurur duymuyorum yani bunları yazarken dostlarım. Ama hepsi tecrübe elbette. Vappu diye beklediğim meşhur olayın meşhur akşamı saat 23 gibi bitmişti benim için. 2 gibi evdeydim, o arada sadece oturduğumu, Saygın'ın beni tuvalete götürdüğünü , arkadaşlara komik ve saçma bir şeyler söylediğimi, İzmir'de hatta Karşıyakalı olduğunu öğrendiğim yeni tanıştığım bir arkadaşla haykırarak "Kaf Kaf" çektiğimizi ve diğer Türk kardeşlerden "noldu bu çocuğa?", "açılır açılır bir şeyi yok", "Cancığım iyi misin?" gibi lafları duyduğumu hatırlıyorum.
"Yazık valla içmişler içmişler ne hale gelmişler, yolda yürüyemiyor adamlar daha, bak düştü biri valla" diye aylarca hayretle baktığım ayyaş Finlerden farkım kalmamıştı. İki gün sonra güleryüzlü cana yakın insan Merve'nin çektiği videoda baş kahraman olarak yer aldığımı gördüm Facebook'ta. "Sarhoşken herkesi arayın ya da kimseyi aramayın" gibi bir şey söylüyordum kameraya. Ağlasam mı gülsem mi karar veremedim ama ertesi sabah hiçbir şeyim yoktu ve sapasağlam şehir merkezine gidip öğrenci şenliğine katıldım. Etraf yine cıvıl cıvıldı. Teknik üniversiteye özgü olan, yeterli sayıda sosyal etkinliğe katılmış (benim gibi ot olmayan) yeni öğrencileri bir kutuya koyup nehre batırıp çıkarmak gibi orjinal ve marjinal Teekkari törenini (an itibariyle ben yarattım bu ismi) izledik. Ülkemizi üstad Saygın ve Tansu temsil ettiler. Kutladık kendilerini tabii. Ardından Burak,Yaşar ve Mülazım ile çimlere oturduk lafladık, güneşi izledik ve akşam dağıldık. Vappu'yu bu şekilde geçirmiş oldum yani. Golleriyle değil kartlarıyla, olaylarıyla konuşulan bir derbi oldu kısacası :)
Diyeceğim o ki dostlar alkol kötülüklerin anasıdır, kendimizi kontrol edelim, insanlara yük olmayalım :)
Ama eğlenmeyi de ihmal etmeyelim elbette çünkü her şeye rağmen hayat güzel.
Bu arada eve dönüş vakti de yavaş yavaş yaklaşıyor çaktırmadan.
Şimdilik kendinize çok çok iyi bakın, bir sonraki yazıda görüşmek üzere....
Nedir bu Vappu peki? Finlandiya'daki 1 Mayıs Bayramı diyelim kısaca. Ancak sadece işçi bayramı değil bu 1 Mayıs, ayrıca Finlandiya çapında büyük bir öğrenci bayramı ve Finler için "bahar geldi, kış uykusundan kalktık vakit coşma vakti" gibi bir anlamı da olan bütün yıl beklenen bir dönem bu Vappu. En azından geldiğimizden beri hep anlattılar Vappu şöyle, Vappu böyle, "Vappu'da çıkma teklifini kızlar ediyormuş" falan :) Normalde 30 Nisan gecesi insanlar ölümüne içerler sonra sokakta laylaylom coşup eğlenirlermiş. 1 Mayıs'ta da bayramı kutlarlarmış. Bizim okulda diğer okullardan farklı olarak bir hafta önceden başladı Vappu. Bir bölümüne katıldık biz de. Piknik düzenlendi güneşli bir havada tüm teknik okul öğrencileri Tampere şehir merkezinde nehrin kenarında toplandık, güzel oldu havamız değişti açıkçası.
Beklenen 30 Nisan akşamı geldi (akşam gelmiyor gerçi burada, hava şu an 22.30'ta yeni yeni kararıyor daha da uzayacak günler, malum baya bir kuzeydeyiz). Eğlenmek için içki içmek hatta sarhoş olmak gerektiği söyleniyordu, aksi takdirde o kadar sarhoşun arasında canımız sıkılırdı. Arkadaslarin da fikrine uyarak yanıma 75cl schweppes + 35cl smirnoff içeren 1,5 lt lik bir kola şişesi aldım (75 + 35 = 110 eder farkındayım) ve şehir merkezine geldik. Saat akşam sekizdi ama dediğim gibi güneşin batmasına daha vardı. Merkez son derece kalabalıktı. Gerçekten herkes bugünü beklemiş gibi görünüyordu. Şişemi yavaş yavaş yudumluyor, etrafı gözlemliyor, güle oynaya arkadaşlarımla şakalaşıyordum (komiklikler, şakalar...). Sonra çenemin düştüğünü ve bağırarak konuşmaya başladığımı fark ettim. Şişeme baktım, bitmişti. Başım dönüyordu ve sürekli sırıtıyordum. Daha önce sarhoş olmuştum ama bu kadarı ilk defa olmuştu sanki. "İçme artık istersen" dediklerini hatırlıyorum. Sonra elim telefona gitti, bu heyecanı eşle dostla paylaşayım dedim. Yapmamak lazım tabii böyle şeyler, sarhoşken sarhoşla takılmalı insan. Telefon hatasından sonra çimlere oturdum boş boş baktım. Alkol olayını edebinde ve ayarında almam gerektiğini öğrendim çünkü uykum geliyordu ve eğlenecek enerjim de kalmamıştı. Kesinlikle gurur duymuyorum yani bunları yazarken dostlarım. Ama hepsi tecrübe elbette. Vappu diye beklediğim meşhur olayın meşhur akşamı saat 23 gibi bitmişti benim için. 2 gibi evdeydim, o arada sadece oturduğumu, Saygın'ın beni tuvalete götürdüğünü , arkadaşlara komik ve saçma bir şeyler söylediğimi, İzmir'de hatta Karşıyakalı olduğunu öğrendiğim yeni tanıştığım bir arkadaşla haykırarak "Kaf Kaf" çektiğimizi ve diğer Türk kardeşlerden "noldu bu çocuğa?", "açılır açılır bir şeyi yok", "Cancığım iyi misin?" gibi lafları duyduğumu hatırlıyorum.
"Yazık valla içmişler içmişler ne hale gelmişler, yolda yürüyemiyor adamlar daha, bak düştü biri valla" diye aylarca hayretle baktığım ayyaş Finlerden farkım kalmamıştı. İki gün sonra güleryüzlü cana yakın insan Merve'nin çektiği videoda baş kahraman olarak yer aldığımı gördüm Facebook'ta. "Sarhoşken herkesi arayın ya da kimseyi aramayın" gibi bir şey söylüyordum kameraya. Ağlasam mı gülsem mi karar veremedim ama ertesi sabah hiçbir şeyim yoktu ve sapasağlam şehir merkezine gidip öğrenci şenliğine katıldım. Etraf yine cıvıl cıvıldı. Teknik üniversiteye özgü olan, yeterli sayıda sosyal etkinliğe katılmış (benim gibi ot olmayan) yeni öğrencileri bir kutuya koyup nehre batırıp çıkarmak gibi orjinal ve marjinal Teekkari törenini (an itibariyle ben yarattım bu ismi) izledik. Ülkemizi üstad Saygın ve Tansu temsil ettiler. Kutladık kendilerini tabii. Ardından Burak,Yaşar ve Mülazım ile çimlere oturduk lafladık, güneşi izledik ve akşam dağıldık. Vappu'yu bu şekilde geçirmiş oldum yani. Golleriyle değil kartlarıyla, olaylarıyla konuşulan bir derbi oldu kısacası :)
Diyeceğim o ki dostlar alkol kötülüklerin anasıdır, kendimizi kontrol edelim, insanlara yük olmayalım :)
Ama eğlenmeyi de ihmal etmeyelim elbette çünkü her şeye rağmen hayat güzel.
Bu arada eve dönüş vakti de yavaş yavaş yaklaşıyor çaktırmadan.
Şimdilik kendinize çok çok iyi bakın, bir sonraki yazıda görüşmek üzere....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)