9 Ekim 2010 Cumartesi

Sosyalleşme Çabaları

Yerleşik düzeni kurduktan sonra sıra sosyal hayata uyum sağlamaya gelmişti. Her ne kadar daha önce bu ülke topraklarında 5 ay gibi bir süre kalmış olsam da hatrı sayılır farklılıklar vardı. Her şeyden önce "Aman her zaman mı geliyoruz yurtdışına anacığım, saç paraları saç" felsfesinden kurtulmak, geliri gideri kontrol etmek, gereksiz harcamalardan kaçınmak gerekiyordu. Gerçi gelirin kontrol edilecek bir tarafı yok, anne ve babayla iyi geçinmek, terbiyesizlik yapmamak yeterli.

Asıl sorun giderde. Hiç de ufak sayılmayacak bir meblağ cep harçlığı ile gelmeme rağmen, ilk 3 hafta içinde son derece ürkütücü bir harcama yaptığımı farkettim. Bu harcamaların en lüksü marketten aldığım mısır gevreği inanın. Diğerleri temel gıda (kola, bira, pizza vb.) ve kontör, otobüs kartı gibi şeyler.

Eve yerleştikten sonra uzun bir süre dışarı çıkamadım. Günlerim genelde okul ve ev arasında geçti. Bu durumdaki etkenler kaldığım yerin şehre uzaklığı, otobüse binip yaklaşık yarım saatlik yolu gitmeye üşenmem ve en şaşırtıcısı, eski heyecanımın yerinde yellerin esmesiydi. Ramazan Bayramı'nda Finlandiya'daki Türk Öğrenci Grubu'nun düzenlediği bayramlaşma Helsinki'deki ilk haftasonu etkinliğimdi. Helsinki'ye daha sonra bir akşam Erasmus partisi için gittim ve beklediğimden daha az bir kalabalık görmemle birlikte (bu benim için ilk akşam gezmesiydi) hayalkırıklığına uğradım. Canım o kadar sıkılmıştı ki bir ara Fransızca ve Fince konuşmaya çalıştım insanlarla. Birkaç cümle bildiğim Fince ile biraz sempatik olmayı başardım ama iki kelime bildiğim Fransızca denemem berbattı sanırım. Son olarak da liseden sevdiğim dostum Cem'in referansıyla, onun Erasmus döneminde Danimarka'da tanıştığı Fin arkadaşı Varpu ve onun başka bir arkadaşı Marika ile Helsinki turu attık. Yerli halkla gezmenin avantajı çok büyük oluyor, farklı mekanlara gidiyorsunuz. Bir ayı aşkın süre boyunca en mutlu olduğum akşam, o akşamdı sanırım. Ömrümde gördüğüm en konuşkan en sıcakkanlı Finlerdendi kendileri. Umarım tekrar görüşürüz onlarla, irtibatı koparmamak lazım.

Finlandiya pahalı bir ülke ve Helsinki de haklı olarak en pahalı şehir burada. İnsanlar gül gibi geçiniyor ama Türkiye'den gelip orayla kıyaslayınca insanın morali bozuluyor. Sadece Türklerin değil, çoğu yabancı öğrencinin ortak görüşü dışarıya çıkıp eğlenmenin bütçeyi zorlayacağı yönünde. O nedenle öğrenciler yurtlarda, ortak salonlarda kendi içkilerini getirip, istedikleri müziği çalarak eğleniyorlar. Yerel halktan ve şehirden biraz kopuk bir eğlenme biçimi ama daha hesaplı ve rahat kuşkusuz. Kaldığım yer "Maininkitie 4" de bu şekilde partilerin düzenlediği bir muhit. Yerleştiğim ilk hafta bir tanışma kaynaşma etkinliği düzenlendi, biraz gergin, çekine çekine gittim. Genelde İspanyollar ve Almanlar sayıca üstündü ama herkes genel olarak sıcakkanlı ve hoşsohbet insanlardı.

İkinci Maininkitie partisi ise biraz farklıydı. Kaldığımız sokakta Casanova diye bir karaoke bar var. Mahallenin biraz varoş olduğunu düşünürsek mekanın da ne kadar nezih olabileceğini tahmin edebilirsiniz sanırım. Ben ilk gördüğümde "Aa ne güzel hemen dibimde bar varmış sıkılırsam iki tek atarım" diye düşünmüştüm ama her güzel şey gibi bu sevda da bitti malesef. Bu kararıma sebebiyet veren partiyi anlatmaya Matti Nykanen adlı kayakla atlamada altın madalyaları olan Fin sporcu ile başlamalıyım. Matti olimpiyatlarda şampiyon olunca şöhreti tavana vurmuş doğal olarak. Daha sonra nasıl olduysa kariyeri düşüşe geçmiş anladığım kadarıyla. Barlarda şarkı söylemeye başlamış, bir nevi pavyona düşmüş. Sonra aynı adam karısına bıçakla saldırıp öldürmeye yeltenince skandal olmuş. Bu tip aksiyonlara alışık olmayan Finlandiya'da adam apayrı bir yere sahip olmuş. İşte partinin yapılacağı gün Matti, Casanova adlı elit mekanda hapise girmeden önceki son konserini verecekti. Karısını bıçaklayan hemen hapse girer diye biliriz ama burada durum farklıymış anlaşılan. Öyle bir anlattılar öyle bir anlattılar ki gidip göreyim diye düşündüm ben de. Mekan beni şaşırtmadı, ne kadar nezih(!) olduğunu gösterdi. Ellili yaşlarda sarhoş teyzeler bizim gibi tertemiz yüzlü çocukları görünce bakışlarıyla taciz etmeye başladılar. "Pardon, merhaba, teşekkürler, affedersiniz" diye diye uzaklaştım aralarından. Matti'nin çıkmasına yakın, seyirciyi ortama ısındırmak için birkaç parça çalındı. Dans ederken omuzları çarpışan adamlar "Ne bakıyorsun, sana ne lan!" diyip birbirine dalmaya başladılar. "Kavga çıktı, kızları şöyle alalım, koruyalım beyler" derken bu şekilde beş dakika içinde üç kavga görünce gerçekten afalladım. Sonuncusunda bir adamın suratının yarısı kanlar içindeydi ve artık sadece kendimi kurtarmaya çalışıyordum. Şaşkınlığımı yanımdakilerle paylaştığımda "Eee Finlandiya'ya hoşgeldin!" gibi boş bir laf ettiler. "Yahu ben bu ülkede daha önce kaldım, ne olmuş bunlara?" diye cevap verdim. Duymadılar sanırım ya da pek sallamadılar, cevap alamadım. Sonunda Matti sahneye çıktı. Tamam, bir Elvis Presley performansı beklemiyordum ama "Finlandiya'nın Ajdar'ı"nı da merak etmiyordum açıkçası. Bu muydu yani? Bana "Muhakkak gel, çok eğlenceli olacak" diyerek gaz verenler bile mekandan ayrılmaya başladılar. Ben de "Yazıklar olsun be, gitti güzelim para" diyerek ayrıldım. 12,5€ karşılığında teyzelerden taciz ve üç esaslı kavga görüp, iğrenç bir müzik dinledim. Yazının başındaki giderlere bunu dahil etmeyelim lütfen.

Üçüncü Maininkite partisi ise hip hop içerikli bir dans partisiydi. İlanda "Akşam 6.30'dan, anneler çağırana kadar" eğlence sözü veriliyordu. Akşam üzeri ne var ne yok diye bir bakacakken partinin organizatörü Felix adlı bir başka Afrikalı abi ile tanıştım. "Neredensin, kimlerdensin?" diye sorarken kendisinin Girne Amerikan Üniversitesi'nden mezun olduğunu öğrendim. "Kıbrıs'ta ilk uluslarası öğrenci partisini ben düzenledim" dedi. Takdir ettiğimi ve yemekten sonra uğrayacağımı söyledim. Döndüğümde maalesef önceki partilere göre çok daha az bir ilgi gözlemledim. Felix kendi tayfasını toplamıştı, bize de ayıp olmasın diye pistte "yo yo" diyip kol sallamak düştü. Bir süre sonra uykum geldi, ayrılırken Felix'e "Eline, yüreğine sağlık dost" demek için yanına gittim. "Gidiyor musun, biz de Casanova'ya gideceğiz adamım, gelmek istemez misin?" diye sordu. "Yok ben almam, alana da mani olmam" diye özlü bir söz söyledim. Teşekkür ederken, Felix bana hala Kıbrıs'taki ilk uluslarası öğrenci partisini kendisinin düzenlediğini söylüyordu. Ben de okumayı beş buçuk yaşında öğrendim kardeşim. Söylüyor muyum? Biraz alçakgönüllü olun ya!

Bunların dışında Tallinn'e Sinan ile yaptığım bir günlük gezi yine son derece güzeldi. Akılda kalan bir macera olmadığı için güzel deyip geçiyorum. Ayrıca Espoo'daki bir sinemanın "4 bilet al, daha az öde" gibi bir kampanyasından yararlandık. Biletleri aldığımız gün ilk hakkımızı kullanmak için kendimizi zorladık ve "Karate Kid"i seçtik. Beklentimiz büyük olmadığı için üzülmedik. "İkinci denememiz daha güzel bir film olur" dedik ve geldiği ilk gün oyuncu kadrosunun ve film afişinin ihtişamına kapılıp "Wall Street Money Never Sleeps"e gittik. Şu ana kadar Karate Kid açık ara liderliğini koruyor. Son iki hakkımızı çok daha iyi filmler için kullanmalıyız sanırım.

Böyle anlatınca çok sosyalmişim gibi geldi ama inanın şu ana kadar çok boş vaktim oldu ve çoğunu odamda bilgisayar başında sağa sola laf atıp ilgi çekerek, dizi veya maç izleyerek geçirdiğimi söylemem lazım.

Sosyalleşme çabalarım genelde böyleydi, öyle deliler gibi eğlenmesem de zaman zaman canım sıkılsa da, keyfim yerinde yine de ne yalan söyleyeyim.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, kendinize iyi bakın....

18 Eylül 2010 Cumartesi

Merhaba Finlandiya Beni Hatırladın Mı?

İstanbul'da eşyalarımı toplarken bir yandan da ertesi gün Helsinki'de söyleceğim bu lafın provasını yapıyordum. İzmir'de arkadaşlarımla vedalaşmış, İstanbul'da uçağım için günleri sayıyordum. Havaalanına geldiğimizde ruh halimin bir buçuk yıl önce Tampere'ye gitmek için geldiğim zamana göre çok daha farklı olduğunu hissettim. Resmen duygusuzlaşmıştım. Annemin ve babamın "yemek ye yavrum ve uykuna dikkat et, uyu" sözleriyle orada ölüm orucuna girmemden dolayı duydukları endişeleri hissetmeme rağmen, ben hiçbir tepki veremiyordum. Bir an önce pasaport kontrolüne girip, ayrılmak istiyordum yuvamdan. Başka zaman olsa "nolur göndermeyin" derdim ama bu sefer fazla gaza gelmiştim sanki.

Uçağa giderken ürkütücü hacimdeki sırt çantamı alırlar mı almazlar mı diye kendimi yiyip bitiriyordum. Uçağa girmeyi başarmıştım ama en son ben geldiğim için hacimli çantamı dolaba yerleştirmek ve yerleştirirken de zorlandığımı hosteslere belli etmemek için büyük efor sarfettim. Uçakta Erasmus öğrencisi çoktu, çoğu ile hemen hemen aynı yaşta olmama rağmen "gençlere bak, kanları kaynıyor tabii normal" diye iç geçirdim ve İstanbul'dan ayrıldık.

Geleneksel aktarma noktam Riga Havaalanı'na sorunsuz bir inişin ardından Hesinki uçağını beklemeye başladım. İlginçtir Helsinki'ye de sorunsuz bir iniş yaptım. Helsinki'ye geldiğimde her şey çok sakin görünüyordu. Elbette bir karşılama beklemiyordum ama pek bir umursamaz gördüm insanları, oysa ikinci evime gelmiştim. "E ne yapsalardı be çocuk?" dediğinizi duyar gibiyim ama o an bana çok sönük geldi ne bileyim.

İlk gecemi Helsinki Olimpiyat Stadyumu'nun dibindeki hostelde geçirecektim. Stadium Hostel adındaki bu şirin yer zaten Helsinki'de kalabileceğiniz en uygun yer. Odama yerleşip, bıcı bıcı yaptıktan sonra internete kavuşmak için bilgisayarımı alıp ortak alana koştum. Geldiğimde iki arkadaşı Türkçe konuşurken duydum ve hemen kulak kabarttım. Mutsuzlardı, "Merhaba arkadaşlar, neden mutsuzsunuz?" diye sorduğumda, bana kalacak yer sıkıntılarının olduğunu, hostelin de bu pazar ve bazı günlerde tamamen dolu olduğundan bahsettiler. Bense kalacak yer için başvurmuştum ancak henüz bir cevap alamamıştım. Planım, heyecan yapmadan hemen ertesi gün başvuruma cevap vermeyen HOAS adlı kuruma gidip "Ne kadar istiyorsanız vereyim bana bir yer bulun" diye çıkışmak ve karşılığında "Aman Can Bey paranın lafı mı olur buyrun bu gece bizde kalın" şeklinde bir cevap almaktı ya da en kötü bana hemen bir yer bulup anahtarını vermeleriydi. Ancak Eren ve Kevser -artık tanışmıştık- HOAS'a da yoğun bir talep olduğunu durumun vahim olduğunu söylediler. O ana kadar soğukkanlılığımı koruyan ben yavaş yavaş endişelenmeye başlamıştım. Daha sonra iç geçirerek bilgisayarımı açıp Facebook'ta arkadaşlarım tarafından gitmem hakkımda yorum yapılıp yapılmadığını kontrol edecekken HOAS'tan gelen maili gördüm ve heyecanla okudum. Bir son dakika mucizesi ile HOAS bana bir yer bulduğunu ve halime şükredip mutlaka kabul etmem gerektiğini söylüyordu. Ben de öyle yaptım ve sevinçle odama koşup hemen sabahın olmasını bekledim. Bekledim derken uyudum tabii ki.

Sabah erkenden kalkıp okula gittim. Kampusu gerçekten beğenmiştim, yemyeşildi bir kere. Ayrıca eğitim hayatım boyunca ilk defa bölüm binası gibi bir kavrama kavuşacaktım. Kayıt işlerini hallettikten sonra, HOAS'a koşup kira sözleşmesini imzalayıp anahtarımı teslim aldım. Bunları yaparken otobüslere harcadığım eurolara içim gidiyordu. Otobüs kartı alabilmem için önce yabancılar dairesi diyebileceğimiz kuruma gidip kayıt yaptırmam gerekiyordu. Bir saat önce aldığım yeni ev adresimi de belirttiğim formu doldurup resmi ikametgahımı aldıktan sonra yakınlardaki başka bir ofisten otobüs kartımı aldığımda bir gün içinde çok önemli işler yaptığımı farkettim. Çok yorulmuştum.

Ertesi gün yine erkenden okula gittim, bu sefer okulla ilgili oryantasyona katılmayı planlıyordum. Yaklaşık kırk elli kişi bir amfide toplanmıştık. "Hadi kendimizi tanıtalım" komutunu aldıktan sonra, sırayla tek tek ayağa kalkıp adımızı ve memleketimizi söyledik. Bu yöntemle bir saattir yanımda oturan çocuğun adının da Görkem olduğunu öğrendim ve kaynaştık tabii. Öğleden sonra bölüm başkanı ile toplantı için üst kata çıktığımda da eski bir ODTÜ Kıbrıs öğrencisi olup daha sonra Ankara'ya geçen Sinan ile karşılaştım. Büyük bir samimiyetle sohbet edip toplantıya girdik. Bölüm başkanı, profesör falan denilince biraz gerildim. Ancak ortam çok rahattı, zaten toplantı dediğim şey de hepimizin masanın etrafında oturup kırk yıllık kankaymışız gibi hocayla sohbet etmekten ibaretti. Hocamız Matti gerçekten çok sempatik bir adamdı. Bir profesörden çok dersanelerdeki fizik hocasını andırıyordu rahatlığıyla. Bölümdeki dersler hakkında bilgi verdi ve seçmeli dersler konusunda da "Alışverişte lazım olur, ayrıca Fin kız falan tavlarsınız" diyerek Fince'yi tavsiye etti. Toplantıdan sonra Sinan'ın odasına gittik. O sırada Sinan'ın ODTÜ'den sınıf arkadaşı Utku ile tanıştım. Utku, bir gün önce kayıt sırasında bana hangi formları doldurmam gerektiğini söyleyen şeker adammış meğersem. Zaten o an bir kanım kaynamıştı sormamıştım memleketini, toprakmışız oysa. Sinan ve Utku'ya ne yapıp ne ettiğimi anlattım ve yeni evime gitmeyi planladığımı söyledim. Yine meğerse Utku geçen sene benim muhitimde oturuyormuş. "Gel birlikte gidelim biraz karışıktır oraları bulması" diyerek beni benden aldı. Sinan ve Utku ile birlikte en az bir yıl kalacağım yeri görmeye gittik. Yine bana kucak açan insanları bulmuştum, mutluydum. Okuldan otobüse bindik ve yarım saat sonra mahalleye vardık. Evet artık her gün okula giderken o yolu çekecektim. En azından kalacak bir yerim vardı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde boş bir koridor beklerken her tarafın dayalı döşeli olduğunu gördüm. Ev arkadaşlarım anlaşılan oldukça temiz ve düzenli adamlardı. Girişte yirmi çift ayakkabı gördüğümde ise cemaat evine geldiğimi zannedip ciddi biçimde ayvayı yediği düşündüm. Duvardaki kocaman Nelson Mandela resmini görünce korkum geçti. Anlaşılan evde Afrikalı birileri vardı. Hemen arkamdaki dambılları ve mutfak girişindeki barfiksi görünce tekrar korkmaya başladım. Biraz daha ilerleyip odamın kapısına geldim ve gözlerimi kapatarak anahtarı çevirdim. Oda bomboştu ama buna hazırlıklıydım. HOAS bundan bahsetmişti. Sadece elbise dolabı vardı ama içerisi temizdi. Zamanında Tampere'de odama hemen yerleştirilirken perde ve nevresim takımım yok diye söyleniyordum, şimdiyse bir yatağa muhtaçtım.

Evden ayrıldıktan sonra Utku günün bir başka güzel hareketini yapıp bizi mobilyaları alabileceğimiz ikinci el dükkanına götürdü. Dükkanda yok yoktu. Etrafa saldırıp yüz eurodan biraz fazla ödeyip, yatak, masa, koltuk sandalye karışımı birşey, tabak çanak alarak ve taşıma parası vererek önemli bir işi daha halletmiş oluyordum. Fakat mobilyalar ancak dört gün sonraya salı gününe gelebilirlerdi. O gece hostelde kalacaktım. Kalan üç gün için de Sinan bana kucak açmıştı. Çok yardımcı oldular bana sağolsunlar.

Sinan ile kardeş kardeş yaşadık üç gün boyunca. Genel olarak Çakıl Taşları, Küçük Sırlar ve fanatiği olduğum Geniş Aile'yi izleyerek vakit geçirdik. Bu arada Ikea'ya gidip tencere, masa lambası, duş perdesi, yastık, yorgan gibi ihtiyaçlarımızı da karşıladık. Akşam Görkem de bize katıldı, basketbol şampiyonasını takip edip kampus turu attık.

Salı günü geldiğinde yuvama kavuşacağım için mutluydum. Eşyalar saat 3-4 arası gelecekti, adamlar saat tam 3'te kapıya dayandılar. Zaten sağlam bir nakliyat parası verdiğim ve muhtemelen reddedeceklerini düşündüğüm için bir şey ikram etmedim adamlara. "Sağolun" dedim ve eşyalarımla başbaşa kaldım. İlk defa oda tasarımı yapacaktım ama az eşya olduğu için çok zor olmadı. Internet kablosunu taktığımda bağlantının da sorunsuz olduğunu görünce huzura kavuştuğumu hissettim.

Akşama kadar ev arkadaşlarımın gelmesini bekledim. Ev o kadar düzenliydi ki, tabağımı tenceremi koyacak yer bulamadım, kendimi misafir gibi hissettim, ürktüm. Sonunda biri içeri girdi hemen koridora fırladım. Gencecik fidan gibi biri duruyordu. Kendimi tanıtıp yeni ev arkadaşı olduğunu söyledim tüm sevimliliğimi takınarak. Karşılığında hödükçe bir "What?" aldım. Uzun bir süre iletişim kuramadık ama kendisinin iyi bir çocuk olduğunu anladım. Henüz liseye giden Maksim adında Rus bir gençti kendisi. Biraz garip bakıyordu, her an beni bıçaklayabilirmiş gibi hafif bir psikopat edasına sahipti sanki. Ancak bu benim paranoyaklığımdan başka bir şey değildi elbette.

Yarım saat sonra ise asıl patron geldi. Afrikalı tezim doğru çıkmıştı. Soğuk bir merhabanın ardından hala kendisine sevimli sevimli baktığımı hissetmiş olacak ki dönüp bir de "Hoşgeldin! Ben Tanzaya'dan Steve, sen kimsin çocuğum?" dedi. Kendimi tanıttım ve Steve'den evle ilgili temel bilgiler aldım. Kendisi uzun süredir bu evde kalıyordu ve anlaşılan sürekli gelip giden değişim öğrencilerinin pasaklılığından çok çekmişti. Testiyi kırmadan dayağa başlamıştı. "Burası mutfak burada yemek yaparız, bulaşık bırakmıyoruz temiz tutuyoruz tamam mı?" dedikten sonra, benim "Evet abi anladım" şeklindeki masum yüz ifademi görüp hemen ardından "Hoşgeldin" diyordu tekrar. Steve otuzdan fazlaydı ve onsekizin altındaki liseli elemanla bir yıldır aynı evde yaşıyordu. Anladığım kadarıyla Maksim annesinin yanından direkt buraya gelmişti ve yemek, bulaşık, genel ev temizliği konusunda ilk eğitimi Steve'den almıştı. Adam bundan artık bıkmış oalcak ki biraz sert konuşuyordu genç kardeşe. Steve beni de aynı şekilde tıfıl zannettiği için "Burada malesef anne yok, bu bakımdan düzenli olmalıyız. Hmm, hoşgeldin" dedi. Önce ayar verip sonra hoşgeldin diyordu ama tabağımı çanağımı, kabımı kacağımı koyacağım yerleri gösterip birkaç gün sonra da odama alacağım lamba konusunda bana yardımcı olacaktı bu siyah adam. Kendisine merak etmemesini, genelde özel alanımı kirli, ortak alanları temiz tutan ideal bir ev arkadaşı olduğumu söyledim. Odama geçip kendi kendime yapabildğim yegane yemeğim noodle ımı yerken, Steve kapımı tıklatıp "Con, bir dakika gelir misin?" dedi. Adım artık Con'du. Kapıyı açtığımda Steve'in belinde havlu vardı ve duştan yeni çıkmıştı. "Bir dakika gel" dedi, "Allah'ım ilk günden bunu hakedecek ne yaptım ben?" diye korkulu düşüncelerle takip ettim kendisini. Banyoya girip, "Duştan sonra yerleri ıslak bırakmıyoruz, böyle siliyoruz tamam mı? Hoşgeldin!" dedi. Adamın günahını almıştım. Büyük bir rahatlıkla "Anladım" dedim.

Şimdi apartmanın giriş katındaki evimde, manzarasız odamda duş için aldığım perdenin cuk diye oturduğu kocaman penceremle, tam bir internet bağımlısı olmama rağmen mutluyum. Burası Tampere'den ve Erasmus ortamından çok farklı ama hayatımdan memnunum. Burada gerçek bir memur hayatı yaşamayı planlasam da elimde değil muhakkak size anlatacak bir şeyler bulurum sevgili okurlarım.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere kendinize çok iyi bakın...

16 Temmuz 2010 Cuma

ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampusu

Bilgilendirici bloglar serimizin ilk bölümüne hoşgeldiniz değerli okurlar. Google'a başlığı yazınca ilk sayfada çıkmışımdır inşallah. Bu yazıda 4 yılımı geçirdiğim ve bir ay önce mezun olduğum güzide okulum ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampusu hakkında bildiğim, gördüğüm her şeyi anlatarak hem minnet borcumu ödemeye hem de ÖSS tercih dönemindeki mini mini birleri, çalışmış ama belki de gönlüne göre puanlar alamamış ikileri aydınlatmaya çalışacağım.

Okulun tarihçesi (5 yıllık okul zaten kısa bir tarih), bölümleri ve diğer ana bilgiler takdir edersiniz ki http://www.kkk.odtu.edu.tr/ adresinde zaten mevcut. Burada size bu kampuse gidilmeli mi, gittikten sonra neler beklenmeli bunlardan bahsedeceğim.

Kampusun ilk açıldığı 2005 yılından bugüne kadar gözle görülür bir değişim gösterdiği aşikar. 2006 girişli bendeniz, üst dönemlerimden hep "İlk geldiğimizde sadece 3 bina vardı, gerisi hep inşattı, ne market vardı ne bir şey, berbattı berbat" şeklinde haklı hayıflanmalar duymuştum. Ben onlara göre daha şanslı bir nesildim kuşkusuz. Bence şu an sahip olduğu imkanlar açısından son derece modern bir kampus olmuştur ODTÜ KKK. Tek sorun Kıbrıs adasının en tenha yerlerinden birinde kurulmuş olması, Lefkoşa, Girne, Gazimağusa gibi yerlere oranla çok daha küçük ve cansız Güzelyurt'ta bulunmasıdır.

Bu okulu tercih etmeden önce beklentilerinizi iyi analiz etmelisiniz değerli okurlar. Eğer birinci önceliğiniz kaliteli bir eğitim almak ve diplomanızda ODTÜ imzasını görmek ise gelmelisiniz. Fakat, geldikten sonra "Ama ama hani Taksim, hani Tunalı, hani Alsancak gibi canlı öğrencilerle dolu kıpır kıpır yerler? Nerede bunlar?" demeyin. Çünkü öyle yerler bu kampusun civarında bulunmamakta. İlginçtir bu okulda her kesimden insan da vardır. Başka deyişle bu okula gelenler sosyal hayatı yerle bir edip sırf okumaya gelen tipler değildir. Belki onlar da bu beklentiler ile geldiler bilinmez ama durumu gördükten sonra hayatlarına bir şekilde devam ettiler. Ancak bu olumsuz durumu olumlu duruma çevirmek de mümkün olabiliyor. Ders dışında yapacak birşey olmadığı için çok daha fazla ders çalışabiliyorsunuz. "Allah belanı versin" nidalarını duyar gibiyim. Şaka bir yana hakikaten ders çalışma olanakları bence çok iyi. Özellikle ilk senem manastır gibi yurt,okul,yemekhane ve kütüphane -her biri 5 dakikalık yürüme mesafesindedir- arasında geçmişti. Çok da tavsiye etmiyorum böyle bir yaşamı. Her şeyin bir kararı olmalı. Daha önemli bir avantaj ise yine yapacak bir şey olmaması ve yüzlerce kişiyle kader ortağı olmanız sonucu sağlam arkadaşlıklar kurulabilmesidir. Bunu yüreklilikle söylüyorum ki yatılı okul okur gibi üniversite okuduğumuz için lise arkadaşlıkları kadar sağlam, belki ondan bile sağlam bağlar kurabiliyorsunuz. Bu kampusun en önemli getirilerinden biri de budur kesinlikle (Sevgili lise arkadaşlarım sizi unutmak mümkün mü, ben öyle demek istemedim).

Yurt olanakları açısından iddia ediyorum Türkiye'nin en iyilerindendir. Belki de en iyisidir. O açıdan kimsenin şüphesi olmasın. Kampsun göbeğinde, her yere rahatlıkla ulaşabilmeniz açısından avantajlıdır yurtta kalmak. Bir adet yemekhane ve üç tane yurt kantini vardır. Ben sadece üçüncü yurt kantinini beğenirim. Fakat sürekli aynı şeyleri yemek bünyeyi psikolojik olarak sarsacağı için, daha iyi yemeklere sahip bir yemekhane gelene kadar bir çaresine bakın, yapabiliyorsanız yemek yapın. Yurtlarda imkan vardır. Ben istemeye istemeye çoğunluka yemekhaneye gittim, ev yemeklerine daha yakın diye. Ancak kampuste bir yemek sorunu var diyebilirim maalesef.

Kampusun hemen dibinde Kalkanlı köyü vardır. Adı köy olmasına rağmen şu an içinde çok güzel bir pizzacı, bar -bu sene disko bile vardı kapanmış olabilir- ve daha az güzel kebapçıları (2 tane olması lazım) olan bir yerleşim yeridir Kalkanlı. Bir saatlik yol sonucu Girne'ye veya Lefkoşa'ya gitmek istemiyorsanız hemen bir koşu keyif yapayım derseniz Kalkanlı iyi bir seçimdir. Zaten alternatif yok, istmeseniz de bir ay içinde Kalkanlı sizin kutsal mabediniz olur merak etmeyin. Kampusten sık sık Güzelyurt'a servis vardır. Beş dakikada varırsınız, orada daha güzel restaurantlar vardır bence. Ama öğrenciler için çok önemsiz (!) bir ayrıntı: Kıbrıs yemek konusunda biraz pahalıdır.Gece hayatı açısından unutmamanız gereken tek şey Girne ve Lefkoşa'ya akşam 6'dan sonra gitmeye veya oradan dönmeye kalktığınızda taksi tutmak zorunda kalırsınız ve en az 40-50 liraya güle güle dersiniz. Toplu taşıma açısından da bu kadar zengindir (!) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. O parayı vermemek için hep minibüs tutup 10 kişilik gruplarla gittik Girne'ye. Okulun bizim dönemimizde cuma ve cumartesi akşamları Girne'ye makul bir fiyata servis kaldırdığını unutmayalım tabii. Planları ona göre yapmak lazım.

Aktif bir öğrenci olmamama rağmen kampuste çeşitli öğrenci toplulukları vardır. Ben takdir ederim çalışmalarını ama derslerime daha çok zaman ayırdığım için bu anlamda sosyalleşemedim. Onun yerine PES oynadım arkadaşlarımla. Neyse bu çok önemli bir şey değil devam edelim.

Evet ve sonunda eğitim... Her şeyden önce küçük bir kampus olmanın en büyük avantajı çok az kişiyle beraber eğitim görüp, hocalarla çok rahat iletişim kurabilmenizdir. 300 kişilik bir bölümde değil de 30 kişilik bir bölümde okuduğunuzu aklınızda yanyana getirirseniz farkı daha rahat anlayacaksınız. Çok değerli hocalarımız vardır. Kendileri ilk başlarda ana kampusten geliyorlardı, hala da gelmektedirler ancak Kıbrıs Kampusu yavaş yavaş kendi kadrosunu kurmaya başlamıştır ve yanılmıyorsam bu kadro da yıllardır süre gelen ODTÜ kriterlerine dayanarak oluşturulmaktadır. Kısacası eğitimi iyidir okulumun. Elektrik-Elektronik Mühendisliği mezunu olarak bölüm ile ilgili söyleyeceğim çok özel şeyler yok açıkçası. Hocalar kalitelidir. Örneğin mezun olduktan sonra çeşitli şartları yerine getirdiğiniz takdirde meşhur Intel'de (hani şu Pentium'u yapan, evet o) staj olanağınız dahi olabilir bu okulun bağlantıları sayesinde. Yurtdışında yüksek lisans olanakları mevcuttur, mesela bir aksilik olmazsa ben yararlanacağım bu olanaktan. Burada bahsetmek istediğim şey "Diploma geçerli olacak mı, iş bulacak mıyız?" gibi sorular son derece anlamsızdır. Demek ki neymiş? Diploma uluslararası olarak tanınan ODTÜ diplomasıymış. Bu konuda bir sorun olmadığını söyleyebilirim.

Biz değerli ODTÜ KKK öğrencileri yıllardır okulu tanıtmak anlatmak için çabalar sarfettik. İnsanlar anlamamakta ısrar ettiler ama biz vazgeçmedik. ODTÜ dedik, "Vaayyy" dediler; "Kıbrıs Kampusu" denilince, "Hmm olsun, üzülme" diyenler oldu. Kıbrıs dediğimizde az önceki ODTÜ'yü hafızadan silip, "Yakın Doğu mu?" diyenler oldu, "Hayır" dediğimizde "Doğu Akdeniz o zaman" diyecek kadar ileri gittiler. Ana kampuse göre çok düşük ÖSS puanları ile girdiğimiz için para ile ODTÜ diploması almakla itham edildik. Kulaklarımız tıkadık, derslerimize çalıştık, bazılarımız emeğinin karşılığını aldı; diğerleri ise daha hazırlıkta okulu bırakmak zorunda kaldı veya atıldı para vermelerine rağmen.

Sonuç olarak eğer ODTÜ,Boğaziçi,Bilkent, İTÜ gibi okullara giremiyorsanız ve iyi bir diplomaya sahip olmak istiyorsanız bu kampusu bence iyice düşünün. Sizi içi ve dışı gayet modern bir şekilde donatılmış binalarla dolu, eğitim kalitesi yüksek, nüfüsu iki binden bile az güzel bir kampus bekliyor. Hayatımızın baharını bir manastırda geçirme kararı elbette zor bir karar ancak İzmir gibi bir kentte büyümüş bendeniz, diğer arkadaşlarım bahsettiğim büyük okullara giderken ODTÜ KKK tercihimden hiçbir pişmanlık duymadım, en kötü ihtimalle İzmir'de okuma imkanım olmasına rağmen. "İzmir ne alaka?" demeyin, şüphesiz ki Türkiye'nin en güzel şehri.

Yazdıklarım umarım biraz aydınlatıcı olmuştur. Bu satırları okuyan ODTÜ KKK ailesi bireylerinin de onayını almış olduğumu umuyorum. Aylardır böyle bir yazı yazmak istemiştim. Tam istediğim gibi olmasa da hedef kitleme ufacık yararı dokunursa ne mutlu bana.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle...

8 Temmuz 2010 Perşembe

Gerekli Güncelleştirmeler

Dostlarım aradan bir yıl geçmiş, "şunu anlatacağım bunu anlatacağım beni takip edin" demişim ama sözümde durmamışım. Son senenizde önünüzde bir ton ödev, proje, sınav falan olunca zaman bulunamıyor ister istemez. Şimdi her şeyi telafi etme zamanı...

Bloga başladığım dönemlerde kendimi uzaya gönderilen ilk Türk gibi görüyordum; sanki kimse yurtdışına çıkamaz gözlemlerini de aktaramaz diye. Oysa etrafımda bir ton Erasmusçu kardeş türedi bir yıl içinde. Bunun altında kalamayacağım için Finlandiya'ya yüksek lisans için başvurdum ve yeni yayın dönemine bu şekilde giriş yapmak istedim. Bir aksilik olmazsa Eylül ayından itibaren Helsinki'de Aalto School of Science and Technology (eski Helsinki University of Technology) için mücadele edeceğim. Hakettiler valla...

Gezi notlarım artık tazeliğini kaybettiği için bir yıl önceki olayları anlatma hevesim de kalmadı. Biraz daha öğretici aydınlatıcı şeyler yazmak isterim bu konuda. Malum binlerce gencimiz yazın Interrail planı yapıyor ama bir şekilde bu planların çoğu gerçekleşemiyor. Bu konuda ne yapılır ne edilir gibi sorulara açıklık getirebiliriz ama söz vermeyeyim belli de olmaz şimdi. Artık hiçbir şey için söz vermemek lazım rezil oluyoruz sonra.

Belçika'nın Antwerp kentinden bahsetmişim, "Amsterdam'ı boşverin size Barcelona'yı anlatayım" demişim ama kısmet olmamış. Barcelona'nın ardından yurda dönüp 10 gün sonra küfürler eşliğinde bir kez daha yurtdışına çıkıp bu sefer Doğu Avrupa ve İtalya'yı görmeye gittim 3 arkadaşımla birlikte. Krakow ve Budapeşte bu gezinin parlayan kentleri oldular açıkçası. Sonrasında önce İstanbul ardından Ankara'da staj yapıp nefes alamadan son senem için Kıbrıs'a döndüm. Kıbrıs için bir yazı yazmayı gerekli görüyorum. Yakında tercihler yapılacak biliyorsunuz, istedikleri puanları alamayıp bir sene daha da hazırlanmak istemeyen bünyelere yardımcı olmayı da istiyorum.

Eğitici öğretici olacağız diye eski maymunluğumuzdan ödün verecek değiliz tabii ki. Ancak şu dünyada bir dikili ağacım bile yokken azıcık faydam dokunsun isterim değerli okurlar. Blog " ben gezdim gördüm siz de oturun patlayın ezikler" gibi birşeye dönmesin, vallahi üzülürüm.

Yorucu ve korkunç stresli bir senenin ardından sağ salim ODTÜ Kıbrıs'tan Elektrik-Elektronik Mühendisi olarak mezun oldum dostlarım. Sağolun efenim darısı sizlerin başına. Okul biter bitmez soluğu İstanbul'da Sonisphere Festivali'nde aldım. İlk yazımda bundan bahsederim size sonra da okulu anlatırım diye düşünüyorum.

Bu satırlarla gerekli güncelleştirmeleri yükledik sanırım. Umarım herkesin keyfi yerindedir. Hala oradaysanız, yeniden başlıyoruz.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Antwerp (Belçika)

Evet değerli okurlarım hala beni terk etmemişseniz size kocaman bir merhaba diyerek iki aylık ayrılığa son vermek istiyorum. Yaz döneminde bu blogta zaten ayda bir yazabildim ancak koca bir eylül ayını pas geçmeyi kendime pek yakıştıramadım açıkçası. Efendim şu anda iki aylık stajımın ardından Kıbrıs'ta yuvama dönmüş, Erasmus'ta yediğim daha doğrusu yemeye çalıştığım haltların bedelini ödemekle meşgulüm. "Eee biz işimizle gücümüzle uğraşırken sen o memleket benim şu memleket benim geziyordun, beter ol eşşek!" tarzı intikam çığlıklarınızı duyar gibiyim.
Kıymayın bana lütfen...

Bundan 4 ay önce gerçekleştirdiğimiz Anywerp gezisinin notlarını aktarmadan önce blog ile ilgili planlarımı sizlerle paylaşayım istedim. Sanki milyonlarca kişi okuyormuş gibi böyle ünlü adam tavırlarına bürünmek hep hoşuma gitti size yalan söylemeyeceğim ama gerçekçi olursak "yav unuttun blogu hiç yazmıyorsun" gibi yorumlar da almadım değil şimdi. Herşeyden önce bu sayfa benim için her zaman önemliydi ve şu dönemler içimi rahatlıkla döküp kafamı dağıtacağım en önemli adres de sanırım burası. Malum baya yere gittik ve her yeri bu şekilde anlatacak düzenli bir kaynağım yok. Hatırlamak için kendimi kassam bir şeyler çıkar da gerek yok, bir an önce şu 4 aylık zaman boyutunu yok edip bugüne dönmek istiyorum. Bu nedenle Antwerp'i istemeye istemeye anlatıp, Amsterdam'ı hiç anlatmayıp son Barcelona gezisini seve seve anlatmaya çalışacağım. Ardından gelen Doğu Avrupa gezisinin ise önemli anlarını yayıncı kuruluş görüntüleri bize verdiği an sizinle paylaşacağım ama malesef sadece özet.

Yazık oldu Antwerp'e... Şehrin sayfasını onu ilgilendirmeyen ayrıntılarla işgal ettim. Antwerp zaten şamar oğlanı oldu gezi boyunca dostarım. Programdaki iki günü doldurmak ve Avea'dan bir de "Belçika'ya Hoşgeldiniz!" mesajını almak için böyle zorlama bir işe girmiştik. Brüksel'e Brügge'e ne olmuştu peki? Onlar yerli yerindeydi ama en hesaplı bilet Antwerp'indi ve Amsterdam'a daha rahat ve hesaplı ulaşabiliyorduk bu hamleyle.

Baş kahraman Mülazım bizimle gelmemiş, Den Haag'taki akrabasında kalmış ve Amsterdam'da yağmurlu bir akşam üstünde buluşmak üzere ayrılmıştık kendisiyle. Zaten Amsterdam'da yağmurlu bir akşam üstü ancak Mülazım ile buluşabilirdi bu kendi kendine romantizm aşılamaya çalışan zavallı beden. Neyse efendim Arda ve Yaşar ile birlikte orta yaşlı bir teyzenin (gerçekten teyzeydi) hem şöförlüğünü hem de muavinliğini (valiz indirme, teslim etme gibi) yaptığı Eurolines adlı ucuz ama çok da kaliteli olmayan ünlü otobüs firması ile Antwerp'e vardık. Arda'nın kesin gelip gelmeyeceğini bir türlü kestiremediğimizden ötürü onun hostelini geç ayırtmıştık ve kendi hostelimizde yer bulamadığımızdan ötürü farklı yerlerde kalacaktık. Önce bizim hostele ardından Arda'nın hosteline gitmeyi planlarken pusulayı yanlış okumaktan ötürü (doğru kullandık ama yanlış okuduk) yanlış yöne doğru hareket ettik ve Arda'nın hosteline önce vardık. Biz "umarız Arda'ya merkezi bir yerden hostel ayarlamışızdır" şeklinde düşünürken, ben umduğumuzdan çok daha fazla merkezi bir hostel görünce önce şaşırmış sonra da kıskanmıştım. Şehir meydanının tam dibinde kalacaktı bu şanslı adam. Arda "oğlum bak en iyi 10 hostel arasına girmiş burası" diye yaramı daha çok deşerken, biz yeni hostelimizi merak etmeye çoktan başlamıştık.

Kendi yerimize gittiğimizde karşımızda son derece mütevazi bir apartman çıkmış hiçbirimiz bunu bir hostele benzetememiştik. Öndeki camın üzerine yapışmış bir not gördük. Notta "eğer kapıyı açmazsak şu numarayı arayın büyük ihtimalle balığa gitmişizdir yarım saate kalmaz döneriz" gibi birşey yazıyordu. Arda'nın yerini gördükten sonra kendi hostelimize karşı büyük bir önyargım varken, üstüne üstlük böyle bir notla karşılaşmamız beni söz konusu hostelden daha da çok tiksindirdi. Ancak uzun süre kapıyı çalmamız sonuç verdi ve ayağında çoraplarla aşağı inip kapıyı açan daha sonra kendisinin Fin ile evli olan bir Avustralyalı olduğunu öğreneceğimiz yardımsever bir abi açtı kapıyı. Kendisi burada müşteri olduğunu hostel sahiplerinin ne zaman geleceğini bilmediklerini, yukarıda beklememizin daha iyi olacağını söyledi bize.

(3 ay aradan sonra Antwerp'e devam)

Yukarıya çıktığımızda hostelin daha önce kaldığımız yerlerden çok farklı olduğunu gördüm. İçeride tam bir ev ortamı vardı ama yine de belirsizlik beni germişti. Tam "15 dakika daha bekleyelim sonra çekip gideriz ne bu yeaa!" diye düşünürken hostelin sahipleri olan genç evli çift geldi. Son derece güleryüzlülerdi, özür dileyerek bir yanlış anlaşılma olduğunu, bizim burada beklediğimizi anlayamadıklarını söylediler. O kadar sıcak ve içtendiler ki bir anda yumuşadık. İki oda ve sekiz yatak kapasiteli bu şirin hostelde üstüne bir de "sabah ekmek kızartıp mutfağa koyucaz, reçel, bal, nutella gibi şeyler de var istediğiniz zaman yersiniz, kendinizi evinizde gibi hissedin" lafını duyunca, önyargımın ne kadar gereksiz olduğunu anladım. Para hırsıyla dolu profesyonel görünmeye çalışan ukala hostel işletmecilerinin yanında burası çok farklıydı. Utandım bir an kendimden.

Çantaları yerleştirdikten sonra "Antwerp'i biliyor musunuz? Kısaca bilgi vereyim isterseniz." dedi ismini hatırlayamadığım hostel sahibi abi. Oturduk bize nerede ne var, hagi yemek yenir, hangi ulaşım ne kadar tutar, hepsini anlattı adam. Fiyatlardan bahsederken "burada yemek fiyatları daha demokratik" lafı ilgimizi çekti. Hostelden çıktıktan sonra Belçika'nın ünlü yöresel yemeği patates kızartması yemek için mekan aramaya başladık. Demokratik patatesleri yedikten sonra havanın da yavaş yavaş kararmasıyla birlikte şehir merkezine indik. Meydanda ve nehir kenarında dolaştık.

Antwerp dar sokak ve caddeleriyle çok etkileyiciydi. Normalde nehirler kanallar daha çok ilgimi çeker, çoğu pozu oralarda verirdim. Ancak parke taşlarla örülü tramvayların sesleriyle canlanan ve kafelerin dışarıya attığı masalarla daha bir hoş olan caddeler benden tam puan aldı. Bisiklet trafiği tıpkı Hollanda da olduğu gibi burada da yoğundu. "Cuma ve cumartesimizi Amsterdam'da geçirmek vaken nereden çıkardın Antwerp'i?" diye söylenen ve beni de kararımızdan ötürü kaygılandıran Arda bile "güzelmiş lan" diyerek gezinin tadını çıkarıyordu. Bundan sonraki tüm gezimizde yemek yemek birşeyler içmek için mekan aradığımızda önerim hep "abi böyle dışarıda masalar falan..." olacak, insanlar bu fikrimi önceden bildikleri için bana "neresi olsun?" diye sorma gereği duymayacaktı.

Ertesi sabah tüm günümüzü şehre ayırdık. Nehrin altındaki tünelle karşıya geçtiğimizi hatırlıyorum ancak dürüst olmak gerekirse ilgi çekici bir gelişme olmadı. Bunu söylememdeki en büyük etken ise 7 ay önceki geziyi hatırlamaya çalışıp buraya aktarma çabam olabilir. Akşam dışarıya çıkmak istemiştim ama midemi bozduğum için hostelde karar verip Yaşar ile AROG'u izledik. Avustralya - Finlandiya ortak yapımı evli çift ile sohbet ettik. Hayatımda sarhoş olmamasına rağmen en çok konuşan Fin olarak yer etti bu abla. Saçları siyah olduğu için kendisine Fin'e benzetmemelerine sinirlendiğini anlatıyordu. "Beni de Türk'e benzetmiyorlar üzülme" dedim ve kendisine moral vermeye çalıştım. Ertesi gün bu çiftle Amserdam'a aynı otobüsle gideceğimizi öğrendik, "aa ne güzel vallahi" dedik.

Sabah ayrılma vakti geldiğinde hostel sahibi ablanın "aa gidiyor musunuz?" tepkisi bu kadar arkadaş canlsı bir ortamda bizi şaşırtmıyordu artık. Herkesle vedalaştıktan sonra (hosteldeki herkes arkadaşımız olmuştu) otobüse bineceğimiz durağa yürüdük. Dışarıda korkunç bir yağmur vardı ve otobüs gelmek bilmiyordu. Sonunda İtalya'dan gelen ve yaklaşık 12 saattir yolda olan otbüsümüze bindik. İçerisi gerçekten çok kötü kokuyordu üstüne bir de otobüs tuvaletini kullanmaya kalkınca asabım daha çok bozuldu. Ben tuvalete girince bir anda yolun bozulacağı tuttu. Klozetin içine girmemek için harcadığım efor soncunda bir daha otobüste tuvalete girmemeye karar verdim. Otobüs sırasıyla Rotterdam ve Den Haag'a uğrayarak beni 4 ay öncesine götürdü. Ardından Amsterdam'a vardık ve Red Light District'in dibindeki uçuk dindar Hostel'e yerleşttik. Mülazım takıma geri dönmüştü ama hostelin "kahvaltı şu saatte, akşam duası bu saatte" şeklindeki hatırlatmaları, duvardaki kocaman "Jesus Loves You" yazıları ve dışarı çıktığımızda gözümüze sokulan hem blue hem redlight vitrinleri ile şaftımız kaymıştı.

Amsterdam'ın iyi tarafını alamadık açıkçası, bunda kaldığımız yerin etkisi büyüktü. Hava son derece kötüydü ve ikinci Amsterdam seferim de beni tatmin etmemişti. İlkinde tuvalet sıkıntısı yaşamıştım hatırlarsanız. İkincisinde yerleşik hayatta olmama rağmen yine de memnun kalmamıştım. Hatta ilk gezi hava açısından daha etkileyiciydi sanki. Yaşar ile birlikte Anne Frank Müzesi'ni gezmemiz şehrin imajını gözümde biraz düzelttiyse de biz aylardır Barcelona'yı bekliyorduk.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Paris

En son Stockholm’de bırakmıştınız beni değerli okurlar. Bu yazıda ise tüm Avrupa maceramın asıl nedeni olan kent Paris’te yaşadıklarımı anlatmaya çalışacağım sizlere.

Stockholm’den ayrılırken çantamın ağırlığından ötürü ufak bir stres yaşadık. 10 kg olan el bagajı sınırını 11 kg ile ihlal edince uyardılar beni hiç ummadığım bir şekilde, fazlalıkları cebime atıp görevli kadının 10,3 kg gibi bir miktarı görünce işgüzarlık yapmaması sonucu heyecan içinde Paris uçağına bindik.

Ryanair’in Paris’teki terminali şehrin oldukça uzağında, hatta Paris’te bile olmayabilir emin değilim. Güneşli bir havayla karşılandık ve şehir merkezine giden otobüslere bindik. Yol yorgunluğundan olsa gerek yine sızıvermiştim, gözümü açtığımda yıllardır hayalini kurduğum şehirdeydim. O kadar heyecanlıydım ki uzakta gördüğüm her çelik binaya (elektrik direği bile olabilir abartmıyorum) “Aha Eiffel kulesi!” diye heyecanlanıp sonra o olmadığını anlayıp susuyordum. Neyse efendim otobüs bizi şehrin göbeğine attı, Yaşar gezimiz boyunca kalacağımız hostellerin adresini ve nasıl ulaşacağımızı içeren evraklarla dolu dosyayı çıkardı ve belgelere dayanarak metroya yürümeye karar verdik.

Gördüğüm her şey farklı geliyordu bana, Paris olunca mevzu bahis kaldırımlar, metro, insanlar hepsine özel anlamlar yüklüyordum psikolojik olarak. Aslında o dakikaya kadar olağanüstü bir durum yoktu, ben abartıyordum. Metroya gelince Stockholm, Helsinki ve Berlin gibi yerlerin aksine Paris’te giriş turnikeleri olduğunu gördük. Alıştığımız sistem buydu, sonunda “acaba biletsiz mi geçsek?” gibi şeytani dürtülerden kurtulmuştuk, seve seve o turnikelerden geçecektik ama ömrümde gördüğüm en isyankar hareketleri yapıyordu Paris halkı. İnsanların yarıya yakını turnikelerin üstünden göstere göstere atlıyorlardı dostlar. Kimse de gıkını çıkarmıyordu. Ağzımız açık seyrettik manzarayı sonra 3 günlük toplu taşıma için kombine biletimizi alıp dillere destan gelişmişlikteki Paris Metrosu’nun hatlarına bıraktık kendimizi.

Hostele vardıktan sonra karnımızı doyurmak için dışarı çıktık. Arda’nın önerisine başta mırın kırın etsem de ekonomik açıdan önemli bir reforma imza attık o gün. Kararımıza göre artık her acıktığımızda özellikle öğle vakitlerinde 5er 10ar euro vermek yerine, süpermarketlerden adam başı 2 euro ya peynir-ekmek-jambon benzeri şeyler yiyerek fazlasıyla doyabilirdik. Paris’te bu olayı benimsedik ve gezimizin sonuna kadar bu taktiği uyguladık, aksi takdirde ilerleyen günlerde dilenebilirmişiz şimdi düşününce.

Hostelin adı St.Cristopher’s Inn olarak geçiyordu. Adını sanını daha önce duymamıştım ve salaş bir yer bekliyordum ama o ana kadar karşılaştığım en profesyonel ve en görkemli hosteldi. Odalar 10 kişilikti ama bakımlı ve ferahtı. Marketten aldığımız yiyecekleri, hostelin yakınındaki nehir kıyısında güneşli havanın tadını çıkaran insanları seyrederek mideye indirdikten sonra, yataklarımıza çekildik ve derin bir uykuya daldık.

Kalktığımızda akşam olmuştu ve dışarı çıkmak için sabırsızlanıyorduk. Ama duş al, eşyaları yerleştir hazırlan diyesiye saati 10 ettik. İleride tavsiyesinden ötürü çok söveceğimiz resepsiyondaki gözlüklü elemanın dediği muhite gitmek için metroya bindik. Önce yanlış güzergaha gittik, inip karşıya geçip bir de üstüne yanlış durakta inince bir saate yakın vaktimiz yerin altında geçti. Dışarı çıktığımızda ise adam gibi bir yer bulamadık ve son metroyu kaçırmamak adına hostele dönmeye karar verdik. Paramızı idareli kullanma kararını aldığımızdan beri 10 cent in bile hesabını yapıyordum. Kola makinesine azıcık lüks olsun diye 2 euro atıp, makinenin paramı alıp kolamı vermemesi üzerine ufak çapta bir sinir krizi geçirsem de hostele gidince lobideki canlı kitleyi görüp bir iki muhabbet edince azıcık normale döndüm.

Ertesi sabah vakitlice kalkıp, kahvaltımızı yapıp Paris turumuza başladık. İlk önce opera binasını gördük ve fotoğraf çekme serisini de başlatmış olduk böylece. Ardından Magdelana adında görkemli bir kilise ve ufak tefek bir şeyler atıştırdıktan sonra ver elini Champs Elysees (Şanzelize diye okuyorduk değil mi?) Paris yavaş yavaş anlatıyordu kendini biz de dinliyorduk. Şehrin yapısı, caddelerin simetrik uyumu, dümdüz oluşu ve görkemli bir anıta sırtınızı verdiğinizde kilometrelerce ötede caddenin sonunda bir başka görkemli bir anıt görmeniz hayatımda gördüğüm en muazzam şeylerden biriydi. Ben böyle bir ahengi hiçbir kentte görmedim değerli okurlarım.

Champs Elysees’de keyifli bir yürüyüşten sonra meşhur Arc de Triomphe (Zafer Anıtı olarak biliriz) ‘e vardık. Onlarca fotoğraf çekiminin ardından (en kısa zamanda paylaşmayı umuyorum) rotayı Paris’in sembolüne doğru kırdık.

Dar sokaklardan geçip Sein nehrinin kıyısına vardığımızda “Aneeeaaaam!!!” çığlıklarıyla Eiffel Kulesi’ne merhaba dedik ve makinelere sarılıp dördün her türlü kombinasyonunu deneyerek başladık fotoğraf çekmeye. Abartmayı hep severim bilirsiniz ama o an “görev tamamlandı” dedim kendi kendime. Sonuçta bu bir kule manevi anlamlar yükleyip put gibi tapmak gereksiz yani. Ancak bize hep anlatıldı hep gösterildi be dostlar yalan mı?

Nehrin kenarında kuleye doğru sigarasını tüttüren tipik bir Fransız kız gördüm. Genç bir abla da diyebilirim benden daha genç değildi nitekim. Bu psikolojik yoğunluk içinde etrafta gördüğüm her şeye olağanüstülük kattığımdan olsa gerek kızın yanına gidip “acaba fotoğrafını çekebilir miyim?” diye sordum. Şaşırdı, “ben mi senin fotoğrafını çekeceğim?” gibi daha normal olan bir ihtimali düşündü sonra gülerek tamam dedi, sigarayla beraber çekecektim ama sigarası bitmişti ve kalan filtreyi ağzına götürdüğünde de Recep İvedik gibi oluyordu, vazgeçtim sigara figüründen ve eldeki olanaklarla güzel bir fotoğraf çektim. Ardından “e hazır buradayken sen de benimkini çek” dedim ve affedersiniz son derece mal bir poz verip sonra kendisine adını sorup “teşekkürler Adrie” diyip kaçtım oradan. Birazcık utanmıştım ama hoş bir andı şimdi hatırlayınca. Zaten ben Fransız kızları kadar hiçbir gösteriş, makyaj ve türevi gibi şeylere başvurmadan bu kadar hoş bir izlenim bırakabilen başka bir kesim hatırlamıyorum dostlarım. Takdir ediyoruz kendilerini…

Neyse kuleye dönelim tekrar… Eiffel’in dibine girip, makineyi de yere doğru tutup ayaklarımızdan kulenin tepesine doğru giden bir görüntü yaratmaya çalıştık fotoğraflarda, uzun denemelerden sonra başardık. Bu tarzın patenti Arda’ya aitti ne yalan söyleyeyim. Ardından kulenin önündeki çimlere doğru yürüdük. Mülazım’ın kamerasıyla “Erasmus ve Beklentiler” üzerine ufak bir belgesel çektik. Belgeselde arka fonda Eiffel kulesi olmak üzere yürüyerek birkaç hikaye anlatıyordum. Tam istediğimiz gibi olmasa da yönetmen Mülazım ile yaptığımız ilk çalışmaydı ve güzeldi be dostlar. Mülazım bütün gün halsizim demesine rağmen gitti basketbol oynayanlara katıldı, ben, Arda ve Yaşar da çimlere oturup hayatımızın en güzel anlarından birini keyifli bir sohbetle süsledik.

Akşamüzeri bir şeyler atıştırmak için yer aradık sonunda McDonalds’ın bir de Paris şubesini görelim dedik. Para yok dostlarım yok öyle Fransız restoranlarında takılmak falan. Yediğimiz yerde yaşlı bir adam gördük, tek başına satranç masasında oturuyor daha da ilginci arada hamle de yapıyordu. Başta şizofren falan sandık ama belki de satrancın vardığı son noktaydı bu ne bilelim? Neyse yemekten sonra hoş bir yerde kahvemizi içtikten sonra (Paris’te en azından hoş bir kafede bir şeyler içmek önemliydi bizim için) yorgun argın hostele döndük.

Hosteldeki siyahi güvenlik son derece ürkütücüydü değerli okurlar. Adam çok sakin ama sert bir bakışla konuşuyor, hani azıcık ters gitsen arka tarafa alıp kemiğini kıracakmış gibi bir izlenim bırakıyordu doğrusu. Hatta yediğimden içtiğimden olsa gerek midemin bulandığı bir gece tuvalete gidip odanın kartını yanıma almadığımdan ötürü ekose desenli boxerım,
dandik yatma t-shirt um ile dımdızlak koridorda kalmıştım. Odadakiler kapıyı tıklama eylemime cevap vermeyince, öylece asansöre binip o korkunç bakışlı güvenlik görevlisinden yedek kart istedim. Size yemin ederim ses tonum sanki lisede okul gezisine gidip de otele geç dönüp, müdür yardımcısından af dileyen zavallı bir öğrenci gibi çıkıyordu. Adam o komik iç çamaşırıma rağmen zerre gülümsemedi kartı verdi ben de enik gibi boynum bükük odama döndüm.

Ertesi sabah ise sıra Louvre Müzesi'ndeydi. Bir müzeye sadece tavsiye edilen yerleri görüp buna rağmen altı saat harcayıp ayaklarımıza kara sular ineceğine söyleseler inanmazdık ama Louvre bana göre bir müze değil ayrı bir şey. Erasmus öğrencisi olduğumuz okullarımızın kartlarını gösterince ve birkaç tatlı dil sonucu ücretsiz girmeyi başardık bu devasa müzeye. Eski Mısır uygarlıklarından, modern sanata resim (meşhur Mona Lisa), heykel, takım taklavat türlü türlü yüzlerce eser vardı. Hepsinin apayrı hikayeleri efsaneleri vardı ama bunları ne biz biliyorduk ne de anlatan bir merci vardı. Üstüne üstlük çoğu eserin açıklaması da Fransızca olunca yapacak bir şeyimiz kalmamıştı. Biz müzenin her tarafına ömür yetmeyeceğini anladıktan sonra broşürde resmi olan yerlere gidelim dedik ama ona bile vakit yetmedi inanın. Louvre’a koca bir gün bile yetmeyebilir bana göre. Acıkınca bir yemek arası verdik, müzeye girmeden önce bahçedeki çalılara gömdüğümüz marketten aldığımız ekmek-jambon-gazoz üçlemesini tekrar yerinde görünce sevinmedik değil. Hatta bu anı da belgeselmiş gibi kameraya aldık, keyfli bir şey çıktı ortaya. Videoyu Arda’nın blogundan izleyebilirsiniz sevgili okurlar.

Anlat anlat bitmiyor geldik son akşamımıza. Notre Dame’ı görüp Paris’in şahane güzellikteki kafelerine uzaktan bakıp iç geçirdikten sonra Lamarc denilen bölgeye gittik. Lamarc meşhur Amelie filminin çekildiği muhit ve takdir edersiniz çok ama çok ayrı bir havası var. Daha mütevazi, daha mahalli bir yerdi, Fransız kültürünü burada daha iyi hissediyorduk bence.

Akşam fast food tıkanmamızı yaptıktan sonra şirin mi şirin bir şarap dükkanından aldığımız kırmızı şarabımızla gittik meşhur Sacre Ceur’a oturduk merdivenlerine ve Paris’in akşam manzarasına karşı yudumladık şarabımızı. Tarif etmeye gerek yok sizler zaten anlamışsınızdır neler hissettiğimizi.

Dönüşte de yine meşhur gece klubü Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen) ‘un önünde akrobatik birkaç fotoğraf çektikten sonra hostelimize döndük ve sabah erken kalkmak üzere uykuya daldık.

1992 yılında babam gitmişti Paris’e, o zamandan beri onun getirdiği kartpostallara bakar bakar iç geçirirdim ne zaman giderim acaba diye. Hatta Eiffel Kulesinin dibinde aradım babamı ve “sen bana adam olamazsın dedin ama bak ben Paris’e geldim” dedim. Şaka bir yana teşekkür ettim kendisine verdiği imkandan ötürü. Kader öğrencilik yıllarımda yolumu düşürdü Paris’e şanslıymışım demek ki. Ancak öğrenci bütçesiyle de olsa 3 güncük de kalabilsek bana “o kadar şehir arasından en güzeli hangisiydi?” diye sorarsanız, düşünürüm falan ama yine de Paris derim dostlarım.

İleride hepinizin daha iyi şartlarda ve hayatta en çok sevdiğiniz kişiyle yolunuzun muhakkak buraya düşmesi dileğiyle….

24 Temmuz 2009 Cuma

Stockholm (İsveç)

Yine uzun mu uzun bir aradan sonra karşınızdayım. Ara öyle uzadı ki size elli beş gün önceki Stockholm gezimden bahsedeceğim bu yazıda. Eskiden gezerdik döndüğümüz gibi yazardık ama malum Türkiye'de de görülmesi gereken eş dost vardı. Ayrıca daha sonra bir büyük turneye daha çıktığımızdan yazmaya hiç vakit bulamadım. Umarım bir ay boyunca bloga bir şey eklenmemiş olduğunu gören efsane okuyucu kitlem beni terk etmemiştir.

30 Mayıs günü Beşiktaş'ın taze şampiyonluk haberinin coşkusuyla Riga Havaalanı’ndan Stockholm uçağına bindim. Ryanair kariyerimde yaşadığım en konforlu yolculuklardan biriydi çünkü yanımda kimse oturmuyordu. Arkadaki küçük kızın ciyaklaması ve ablasının yol boyu "çiki çiki bom bom çiki bom çiki bom" şeklinde aralıksız ritim tutmasına rağmen keyifli bir yolculuk sonrası aylardır beklediğim Stockholm'e ayağımı bastım. Turne ekibinden Mülazım ve Yaşar Turku-Stockholm feribotundaydı ve planımıza göre Arda benden iki saat önce Hamburg'dan gelmiş olacak, birlikte havaalanında sabahlayıp sabah Turku'dan gelecek arkadaşlarla buluşacaktık. Ben zaten Stockholm havaalanında konaklamış eşe dosta aylar öncesinden sormuştum "Abi havaalanını kapatıyorlar mı? Yatacak yer var mı? Uyuyana uyuma diyorlar mı?" diye. Malum riski sevmem, garantiye almak istedim ama Hamburg'dan gelen şok haberle sarsıldım. Riga'da entel entel biramı yudumlarken Almanya temsilcim Arda aradı ve Hamburg'da iki havaalanı olduğunu, yanlış olana geldiğini, Stockholm'e giden bir sonraki uçağa yer bulup bir gün geç görüşeceğimizi söyledi ve bana havaalanında bol şans diledi. Uçaktan iner inmez yatacak yer aradım ama birleşip yatak yapılabilecek tüm koltuklar kapıldığından bir kafeye oturup sembolik bir çay alıp, kafamı masaya koyup beş saati orada harcamaya karar verdim. Bir türlü rahat edemiyordum sürekli boynum ağrıyordu, tam içim geçmişken bir gürültüye uyanıyordum. Kesin sabah oldu diyip hevesle saatime baktığımda sadece on beş dakikanın geçmiş olduğunu görmek büyük hayal kırıklığına uğratıyordu beni. Tüm gece böyle geçti ama sonunda sabahı ettik ve yeni gelen yolcuları karşıladık diğer refakatçilerle birlikte.

Bir sağa bir sola koşuşturarak önce birazcık İsveç kronu alıp sonra da şehir merkezine giden bir otobüse atlayıp havaalanından ayrıldım. Otobüste uyumamak için direndim çünkü Stockholm’ün yeşil bayırlarını hatta gidiş geliş yolları dahil her şeyini merak ediyordum. Dedim ya aylardır hayalini kuruyordum bu şehrin. Öncesinde fazla bir bilgim de yoktu ama nedensiz bir sempatim vardı buraya. Gemiyle gelmek daha şık olurdu ama kaderde otobüsle giriş yapmak varmış neyse artık. Yine önceden planladığım gibi şehir merkezine girerken Muse’dan Stockholm Syndrome adlı parçayı dinleyecektim ama uyuyakalmışım tabii. Gözümü açtığımda şehre girmiş, Stockholm’un onlarca köprüsünden birinin üstünden geçiyorduk. Hemen ayarladım şarkıyı ve aceleyle de olsa planladığım girişi yapmış oldum. Şarkının Stockholm ile bir ilgisi yok aslında yani bir Stockholm türküsü değil nihayetinde ama şehrin adı şarkının adında geçtiğinden ötürü böyle bir yol seçtim. Mutlu da oldum.

Otobüs terminalinde Mülazım karşıladı beni sağolsun. Sadece üç gün ayrı kalmıştık ama Mülo kendine aldığı şık bir ceketle apayrı bir soluk getirmişti ortama. Zaten bir süre kendisiyle değil ceketiyle ilgilendim. Parkta bizi bekleyen Yaşar’ın yanına gidip üç günlük hasretimizi giderdikten sonra önce karnımızı doyurduk ardından da hostelimizin yolunu tuttuk. Hostel biraz pahalıydı üstelik nevresime de ek para istiyorlardı. Stockholm’ün vurduğu yerde gül biter felsefesini benimseyip ses etmedim pek. Hostele gidip odalarımıza ancak öğleden sonra üçte yani altı saat sonra kavuşacağımızı öğrenince biraz tereddüt etsem de yine ses etmedim. Aylar sonra son derece güneşli ve sıcak bir havayla karşılaşıyordum. Bir başka deyişle yaza bu Kuzey Avrupa şehrinde merhaba diyordum ve bu durum uykusuzluğumu bastırdı, moralimi yükseltti açıkçası. Anlaşılan İsveç halkı da benimle aynı duygular içerisinde olmalıydı çünkü herkes cıvıl cıvıl sokağa dökülmüş parktaki çimlere uzanıp güneşleniyordu. Garip geldi tabii insanlardaki bu güneş aşkı, sonuçta Türkiye’de her yaz sıcaktan kavruluyoruz öyle değil mi?

Sohbet muhabbet derken öğle vaktini aştık. Hostele gidip mutfakta Yaşar Usta’nın yemeği için hazırlık yaparken son açıklanan notlarıma bir bakayım dedim. Bir ders vardı zaten notunu bilmediğim “ondan da geçmişimdir artık” diye düşünüp büyük bir özgüvenle internet sitesini açtım ve dersten kaldığımı öğrendim. Zaten ne zaman ukala olsam kendime güvensem böyle kafa üstü yere çakılırım ben. Tam tersini yapıp kötü düşünüp olayları abarttığım zaman ise ummadığım iyi haberleri alırım, bu hep böyledir benim hayatımda inanın bana. Neyse bu tatsız haberle bir süre keyfim kaçtı, moralsiz yemeğimi yiyip nihayet hazırlanmış olan odalarımıza gidip saatlerdir özlemini çektiğim uykuya kavuştum.

Uyandığımda daha iyi hissediyordum kendimi. Ardından Arda mesaj attı ve geldiğini söyledi. Metrodan onu aldığımızda ekibi tamamlamıştık ve birinci büyük Avrupa turnemiz başlıyordu.

Akşama doğru hostelimizin küçük koridoru kalabalıklaşmış adım atmak zorlaşmıştı. Sıkış tepiş yemeğimizi yedikten sonra dışarı çıkalım dedik. Dakika başı her köşenin her caddenin fotoğrafını çekiyordum. Türkiye’de fotoları bilgisayara attığımda, hepsinin son derece bulanık olduğunu görmek birazcık üzse de beni gerekli gereksiz her şeyi çekiyordum işte. Sonunda yorulup bir yerlere oturalım dedik ve cıvıl cıvıl bir Irish Pub’a girdik. Yürümekten ayaklarım ağrıdığı için oturmak istiyordum ama yer yoktu mekanda. Çoğu kişi ayakta, çalan hareketli müziğe eşlik ediyorlardı. Barda bize bira kalmamıştı öylece dikildik ve bir süreden sonra mekandan ayrıldık, metroyla hostelimizin bulunduğu Götgatan denen efsane bir isme sahip olan caddeye geldik. Akşam dışarı çıkıp da bir bira bile içememek ağırıma gitti ve yolda bir çifte bu civarlarda bize uygun bir bar sorduk, sağolsunlar tarif ettiler ve yola koyulduk. Yaşar, Mülazım ve Arda önden girdi ancak o an arkadaşlarıma göre çantam ve şapkamla biraz daha salaş ve dikkat çekici göründüğümden olsa gerek girişte kimlik göstermek zorunda kaldım. Bana burası için çok küçük olduğumu söylediler. “Yaşım 21 daha ne olsun?” diye düşünürken sınırın 23 olduğunu acı bir şekilde öğrendim. Ay olarak büyük olduğum ve içeri girmeyi başaran Arda ve Mülazım’ı ispiyonlamadım ama derdimi de anlatmaya çalıştım, nolur gireyim diye yalvardım. Arda ile kapıda adama dil döktük ama başarılı olamadık. Dışarıda bir süre öyle garip ve zavallı gibi bekledikten sonra kapıdaki görevli arkadaşlarımın benden yaşça büyük olduğunu gerekçe göstererek beni içeri aldı. İspiyonlama olayı bir daha aklıma geldi, şeytan dürttü ama yapmadım.

Mekan son derece tatlıydı, müzikler çok sıkıydı, bardaki yaşlı ablanın da kafası biraz güzeldi diye hatırlıyorum. Daha sonra yorgunluk bastırınca hostelimize yürüdük ve yataklarımıza çekildik.

Ertesi sabah vakitlice kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Stockholm’un tarihi ve turistik yerlerini gezmek amacıyla yola koyulduk ve Old Town’un yani saray, katedral ve bunun gibi “Vay be abi beni şöyle şunun önünde çeksene” diyebileceğimiz yapıların bulunduğu Gamla Stan denen yere gittik. Ortalık bizim gibi bir sürü turistle kaynıyordu. Artık o turist kitlesini coşturmak için mi yoksa resmi bir sebeple mi anlayamadım ama Kraliyet Sarayı’nın önünde onlarca atlı muhafız önümüzden geçti, biz de “fıtjı fıtjı” diye fotoğraf çektik. Resmi bir sebepledir herhalde niye bizi coşturmaya çalışsınlar ki değil mi ama? Hatıra için Stockholm sevdamdan ötürü t-shirt ve gittiğim her şehirden almaya çalıştığım magnet alışverişini halledip, İzmir’deki aileme de şöyle fiyakalı bir kartpostal attıktan sonra öğlen yemeğimizi yedik ve madem geziye yeni başladık cebimizde de para var diyip bir müzeye giriş yapalım dedik.
Daha önce namını duyduğumuz ve ilgimizi çeken batık gemi müzesi yani “Vasa Museum”a girmeye karar verdik. 17. yüzyılda Polonya ile savaş halinde olan İsveç’in Kralı emretmiş bu talihsiz geminin yapılmasını. Coşkuyla denize açıldıktan sadece birkaç dakika sonra batıvermiş. Az önce alkış sesleri ile inleyen ortam çığlıklara bürünüvermiş. 150 kişilik ekipten 30-50 kişi hayatını kaybetmiş. Gariptir bilmediğim bir nedenden ötürü de 1961 yılına kadar geminin kalıntıları denizden çıkarılmamış. Herkesin gözü önünde batıp ta bu kadar süre çıkarılmamasını hakikaten anlayamadım ama vardır bir bildikleri benim İsveçlilerimin. Müzedeki rehberin çok güzel anlaşılır bir İngilizcesi vardı ama geminin fotoğrafını mı çekeyim, etrafa mı bakayım, rehberi mi dinleyeyim derken bazı yerleri atladım ve bu satırları yazarken müzenin web sitesinden yararlandım doğal olarak. İki ay geçti sevgili okurlar hak verin biraz.

Akşam hostele dönüp dinlendik. Oda arkadaşımız otuzunu çoktan aşmış Filistinli bir doktordu. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiğinde kendilerine verdiğimiz destekten ötürü bize teşekkür etti. Davos muhabbetini açmadık orada işi mizaha vurmadan ciddi ciddi konuştuk, üzgün olduğumuzu söyleyip en kısa zamanda bir çözüm diledik, kısa zamanda gerçekleşeceğine maalesef hiç inanmasak da.

Sonra dışarı çıktık. Mülo ve Arda ceketlerini giydi, ben de aşağı kalmayayım diyerek fötr şapkamı taktım ve Arda’nın İTÜ’den arkadaşlarıyla buluşmaya gittik. Çok geç saatte buluştuğumuzdan ve son metroyu kaçırmak istemediğimden ötürü Mülo ile beraber onlardan izin isteyip Götgatan’a geri döndük. Dün gece gittiğimiz bara büyük özgüvenle giriş yapmayı denedik adam yemedi yine kimlik sordu ve “turistiz yarın gece Stockholm’den ayrılacağız, nolur bak” şeklindeki yalvarmalarımıza kulak asmadı ve yine giremedik mekana değerli okurlar. “Başka bir yer söyle kardeşim bari oraya gidelim” dedik ve tarife uyan yere gittik. Guinness adındaki çok methedilen ama bana gayet sevimsiz gelen birayı tattım. Sonra da felsefi konuşmalar eşliğinde odamıza döndük, ertesi sabah Paris’e gitmek için saatleri saymaya başladık.

Çok uzun oldu değil mi? Parça parça yazdım size bir bütün olarak sunayım istedim sevgili okurlar. Sizi çok özledim vallahi. Bir ay önceden paylaşmak isterdim sizinle bu anıları ama malum nedenler. Şu anda İstanbul’da staj yapıyorum önüme de bir bilgisayar verdiler. Mümkün olduğunca yazarım umarım. Siz de hala ordasınızdır ve okuyorsunuzdur umarım :)

Kendinize çok iyi bakın Paris yazısında görüşmek dileğiyle…