20 Nisan 2011 Çarşamba

Finlandiya Tarihi Özeti

Yüksek Lisans programının bana sunduğu 20 kredilik seçmeli ders hakkını en verimli nasıl kullanırım diye kara kara düşünürken bir anda karşıma çıkan sadece 1 (bir) kredilik "Get to know Finland" adında Hayat Bilgisi kitabımızın 5. ünitesinin adını anımsatan güzide dersi almaya karar verdim. Dersin sınavını da dün sabah vererek ve bir kredilik dersin sınavından bırakılmayacağını varsayarak kendisiyle tüm ilişiğimi kestim. Dersin ardından aklımda kalan ve sizlerle paylaşmak istediğim birkaç konudan en önemlisinin Finlandiya Tarihi olduğunu söylemek zorundayım.

Elbette bahsettiğim konu internette ansiklopedik bilgi şeklinde bulunabilir ancak bu gibi sitelerde önceliğinizin Finlandiya Tarihi olmayacağını göz önünde bulundurarak sizlere birkaç anekdot aktarmak istiyorum sevgili okurlarım.

"Finlandiya için 12. yüzyıla kadar pek net bir şey söylenmiş değil" diyerek tarih ile ilgili bir yazıya başlamak gerçekten utanç verici ama bu maalesef bize öğretilenin ta kendisi. 12. yüzyılın ortalarında İsveç ve Rusya arasında kalan bu bölgeyi İsveçliler doğu kısmı dışında alarak maceraya başlamışlar. 600 yıldan fazla sürecek bu uzun süreçte Finlerin hiçbir zaman köle olmadıklarını söylemekte fayda olsa da, bağımsızlık kavramının ne olduğunu da hiç akıllarına getirmediklerini belirtmek gerekir. Turku adlı güzel şehir bu dönemde kurulmuş ve Finlandiya'nın merkezi olmuş. 16. yüzyılda Avrupa'da esen Reform rüzgarları Finlandiya'ya da ulaşıp ve Finlerin kendi dillerini fark etmelerine yol açıp İncil'in Fince çevirisini yapmalarına vesile olsa da İsveççe baskınlığını hiçbir zaman yitirmemiş. 17. yüzyılda İsveç Krallığı iyice coşup Rusya'da kalan doğu toprakları da ele geçirmiş ve Finlandiya'da da iyice kadrolaşıp İsveççe'nin etkisini daha fazla kuvvetlendirmiş. Bu durum bugünkü Finlandiya'da resmi dil olarak Fince ile birlikte neden hala İsveççenin de kullanıldığının bir açıklaması olarak düşünülebilir. 

Tarih yolculuğumuza geri dönecek olursak, İsveç'in bu "asarım keserim" havaları da her güzel şey gibi son bulmuş ve Rusya'nın Osmanlı'ya da çok çektiren efsane dönemi olan 19. yüzyılın başlarında, 1809 yılında Finlandiya Çarlık Rusyası'na dahil olmuş. Bu dönemin getirdiği en önemli değişiklik ise Finlandiya'nın artık vilayetlerden oluşan ve bağlı bulunduğu krallığın herhangi bir bölgesi değil de özerk bir dükalık olarak anılmaya başlamasıdır. Finlandiya Dükü bir Rus da olsa bu değişim İsveç Krallığı dönemindeki konumlarına göre çok büyük bir yenilik olarak görülebilir. İlk Finlandiya Dükü I. Alexander Finlandiya'ya bu değişimi daha da iyi tattırmak ve İsveç'e de çok sokulmamak amacıyla 1812'de Helsinki'yi başkent yapmış, 1640'ta Turku'da kurulan üniversiteyi de 1828'de Helsinki'ye taşımış. Bu üniversite ise bugün arkadaşlar arasında "Abi teknik okulda kız ne arasın? Kızların hepsi o okulda!" diye sitem ettiğimiz Helsinki Üniversitesi'nden başka bir yer değil elbette.


Rusya dönemindeki özerklik Finlere başta kendi dillerini kullanma ve kendi kültürlerini fark edip geliştirme açısından önemli bir dönem olmuş. Finlerin ünlü destanı Kalevala da Elias Lönnrot tarafından bu dönemde 1835'te yayınlanmış.

Unutulmaması gereken bir diğer konu da Avrupa'da kadınlara seçme hakkının verildiği ilk ülkenin Finlandiya olmasıdır. O dönemki eyalet meclisi tarafından verilen bu hakkı Fin kadınlarının Dünya'nın özgüveni en yüksek, en güçlü kadınları olmasının başlangıcı olarak görmek çok da yanlış olmaz sanırım. Helal olsun tabii ki, bir toplumda kadın-erkek eşit olmadıktan sonra ne anladık medeniyetten, öyle değil mi?

1917'deki Bolşevik Devrimi sonrasında karmaşadan faydalanan Finler "Fırsat bu fırsat bağımsız olmanın tam zamanı" diyerek 6 Aralık 1917'de bağımsızlıklarını ilan etmişler. Hemen akabinde Sovyetler Birliği destekli Kızıllar ile Almanya destekli Beyazlar arasında kanlı bir iç savaş patlak vermiş. Gustaf Mannerheim liderliğindeki Beyazlar bu savaştan galip çıkmışlar. Mannerheim 1939 yılındaki "Kış Savaşı" olarak bilinen Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında yapılan savaşta, kendinden sayıca çok üstün Sovyet Birliği'ne karşı başarılar elde eden Finlandiya'nın komutanlığını üstlenmesine karşın yenilgiden kurtulamamış. Bu savaşta özellikle Fin kayakçı birliklerinin Sovyetlere karşı olan mücadelesinin tarihe damga vurduğu söylenir. Kış Savaşı'nda kayaklı askerleri düşünmek çok abes olmamasına karşın, alışılmışın dışında olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Sovyetlere yenilen Finler bu sefer dönemin psikopat devleti Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliği'ni işgal etmesi ile birlikte kaybettiği toprakları geri alma umuduyla 1941'de Almanlarla birlikte savaşa girerler. "Devam Savaşı" olarak da bilinen bu olay sonucunda Almanların yenilmesi üzerine doğal olarak yenik sayılmışlar ve daha önce kaybedilmiş toprakların yanında birkaç ödün daha vermek zorunda kalmışlar. Savaşın favorisine oynayıp son maçtan kuponları yatıvermiş bir nevi.

Komutan Mannerheim 2. Dünya Savaşı sonuna doğru Cumhurbaşkanı olarak görev yapıp 1946'da bu görevden ayrılmış. Fakat kaybedilen savaşlara rağmen özellikle Sovyetlere karşı yapılan başarılı savunmaya önderlik etmesi ile Finlandiya tarihinde çok önemli bir yeri olan Mannerheim'e Finler Helsinki'deki en büyük caddeye onun adını (Mannerheimintie) vererek şükranlarını sunmuşlar.

2. Dünya Savaşı sonrası bir yandan Sovyetlerle iyi ilişki kurmak isteyen Finler öte yandan da Helsinki'de 1952 Yaz Olimpiyatları'nı düzenleme onuruna erişmişler. 1940'da düzenlenmesi planlanan oyunlar malum savaş nedeniyle 1952'de düzenlenmiş ve Finlandiya bu önemli fırsatı başarılı bir şekilde kullanmış.

1956'da ise sahneye Finlandiya Cumhurbaşkanlığı'na seçilip 1982'ye kadar bu görevi sürdüren Finlandiya yakın tarihine damga vurmuş bir başka önemli isim Urho Kekkonen çıkmış. Soğuk Savaş'ın en kritik döneminde burnunun dibindeki Sovyetler Birliği ile ilişkileri sağlam tutan Kekkonen döneminde Finlandiya Doğu-Batı arasındaki tarafsızlık politkasını son derece başarılı bir şekilde uygulamış.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Finler tarafsızlık olayının tadını kaçırmadan 1992'de İsveç ile birlikte Avrupa Birliğine başvurmuş ve 1994'te kabul mektubunu almışlar. Halkın %57'si referandumda "evet" deyince yepyeni bir sayfa açılmış. %57'yi son derece kritik bir oran olarak görmek yanlış olmaz sanırım. 17 Nisan 2011'deki seçimlerde Avrupa Birliği'ne tamamen karşı oldukların söyleyen "Gerçek Finler"in bu söylemleri ile %19 üstünde oy alıp devasa bir yükseliş göstermeleri ile birlikte hatırı sayılır orandaki Finlerin "lanet olsun AB'ye de Euro'ya da" diye çemkirdiklerini söylemek kuşkusuz doğru bir tespit olacaktır.

Avrupa Birliği sonrası Nokia gibi şirketlerine sağlam pazar olanağı bulan Finlandiya ekonomik açıdan pozitif ivme gösterse de, son yıllardaki kriz sonrası işsizlik oranının artması ve bana bile anlatmadıkları türlü sebeplerden dolayı son seçimlerde aşırı milliyetçi hatta ırkçı partiye rağbet gösterdiklerini görüyoruz. Avrupa Birliği'ne ve beraberinde getirdiği Euro'ya, ekonomik bunalımdaki diğer AB üyelerine yardım gibi konulara tamamen karşı olduğunu söyleyen "Gerçek Finler" (Perussuomalaiset) gerçek bir seçim başarısı göstererek başta bana ve tüm Avrupa kamuoyuna "Peki şimdi ne olacak?" sorusunu sordurtmuştur. Türkiye'de göz göre göre artan ampul faşizminden kaçıp buralara bel bağlayan bendeniz olası bir Fin Faşizmi'ne karşı ne yapacağımı henüz belirlememiş olsam da bir günde her şeyin değişmeyeceğini varsayarak şu an "bekle ve gör" metodunu benimsemenin daha faydalı olacağı kanısındayım.

Kendi çapımda Finlandiya hakkında sizlere bilgi vermeye çalıştım. Bahsetmediğim veya özensizce bahsettiğim tüm olay ve karakterlerden dolayı beni mazur görmenizi diliyorum.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle...




1 Mart 2011 Salı

Küllerden Doğma

Geçen döneme ait kaldığım dersin telafisini verip hesabımı temizlemenin sevincini çok fazla yaşayamadan yeni sınav dönemi gelmişti. Aslında aradaki zaman diliminde o sevinci yaşamak yerine İstanbul'dan gelen misafirlerim Seyfi ve Uğur ile ortamın altını üstüne getirmeyi tercih etmiştim.

Misafirlerimi yollar yollamaz sanki 10 gün boyunca çılgınlar gibi eğlenen, gönül rahatlığıyla yaşayamadığım sömestr tatilinin acısını çıkaran ben değilmişim gibi tekrar eski sıkıcı hayatıma dönüvermiştim bir anda.

Buna bir son vermek için ilk ve son kez Ekim ayında görüştüğüm Marika adındaki kafa dengi arkadaşıma mesaj attım. Marika ile Varpu aracılığıyla tanımıştık. Liseden arkadaşım Cem aracılığıyla tanıştığım Varpu Barselona'ya değişim öğrencisi olarak gidince, ben de bir nevi ikinci hatta üçüncü dereceden arkadaşım olan Marika'nın hatrını sormaya karar verdim. Daha önce tanıştığım Fin hanımlar yeteri kadar soğuk, vefasız ve bir o kadar da dengesiz olduğu için bende bir şekilde "Bir daha arasam sorsam cevap bile vermezler, görüşmemek için kesin bir bahane uydururlar" gibi bir paranoya oluşturmuşlardı. Varpu bu paranoyamı sona erdirmiş, hatta zaman zaman kendi iradesiyle halimi hatrımı sormuştu ve en iyi Fin arkadaş listemde zirvenin sahibi olmuştu. Bu gerçeğe dayanarak Marika'ya mesaj attım ve kendisi de aynı şekilde beni mahcup ederek görüşme talebimi geri çevirmemişti. Bu hamlesiyle onu da averajla ikinci sıraya yerleştirmiştim. Eski tanıdıklarımı ise üzülerek ama haklı olarak çoktan listenin dışına atmıştım.

Marika Finlandiya'nın kuzeyindeki Oulu şehrinde büyüyen ve Helsinki'de Ekonomi okuyan mütevazi ve bir o kadar da asil, olgun bir kızdı. Memleketinden bir arkadaşının da Helsinki'ye geleceği ve hep birlikte dışarı çıkacakları bir akşama beni de davet etmişti. Varpu aracılığı ile Marika'yı tanıyan bendeniz, Marika'nın arkadaşı ile de iyi anlaştığım takdirde Fin toplumuna uyum sürecinde çok önemli bir ilerleme kaydedecektim. Marika da benim gibi bir Rock sever olduğu için buluşma yeri olarak Helsinki'de esaslı bir Rock Bar'ı seçmişti.

Mekanın girişini bulmakta zorlansam da içeriye girdikten sonra vestiyere para verme gibi bir uygulama olmadığını görünce rahatlamıştım. Etrafa şaşkın şaşkın bakınıp erken gelip gelmediğimi sorgularken Marika'nın önümde belirmesiyle sağ salim buluşmuştuk.

Yabancı biriyle selamlaşma kısmı kültürden kültüre değiştiği için beni gerçekten geren bir olay olmuştur her zaman. Erkeklerin "Abi nasılsın muck muck" şeklinde öpüşmesi Akdeniz kültüründe sırıtmasa da Finlandiya gibi Kuzey toplumlarında olmayan bir şeydi. Karşımda bu konuda bir tereddüt yaşayacağım bir erkek olmadığı gibi erkek öpmeye de meraklı değildim açıkçası. Bir kız arkadaşla selamlaşmak apayrı bir sorundu. Gerginliğimi belli etmemem lazımdı, daha önce tanıştığım ve bir şekilde samimiyetim olan birinin son derece resmi olarak elini sıkmam doğru olmazdı. Gözlemlediğim kadarıyla kendi aralarında "Aysucum naber muck muck" gibi öpüşmeleri de yaygın değildi. El sıkıp öpüşmek ise en absürt seçenek olacaktı. Bütün bunları evde çalışıp en doğru seçimin kucaklaşmak olduğuna karar verdim. Bu onların alışık olduğu, ortamın da sıcaklığına uyan en arkadaşça yöntemdi. Kendi kültürümüzdeki sarılmayı "oyyy,oyy özlemişim yahu" nidalarıyla önce sağdan sonra da aynı nidalarla soldan olduğunu varsayarsak bahsettiğim uluslararası kucaklaşma bu tip sesleri çıkarmayıp sadece sağ veya sol yönden sarılmaktan ibaretti. Selamlaşma kısmı düşündüğümden daha kolay olmuştu tek unuttuğum sadece tek yönden sarılmaktı ama Marika sağolsun hiç renk vermedi "Peki bir de soldan sarılalım" dercesine gülümsedi. Ardından beni arkadaşı Tiia ile tanıştırdı.

İbrahim Tatlıses tabiriyle ben böylesine tatlı böylesine cici bir kız görmemiştim. Varpu da Marika da çok şeker kızlardı ama Tiia böle mini minnacık sevimli bir şeydi. Güzel aktris Kirsten Dunst'ın küçük kardeşiydi adeta ve boyu daha kısa olmasına rağmen dişleri onunkilerden daha güzeldi. Kendi içimde yaptığım bu yorumları dışarı vurmadan el sıkıştık ve tanıştığımıza memnun olduk. Mekan hafta sonundan dolayı son derece kalabalıktı bu nedenle oturduğumuz yeri kaybetmemek adına içkileri sırayla almanın daha doğru olacağını düşündük. Türkiye'deki gibi masaya gelip toplu sipariş alan garsonlar Finlandiya'daki tüm barlarda olduğu gibi burada da yoktu. İçki almak için bara gittiğimde yandaki duvarda Finlandiya'daki Rock yıldızlarının bu mekandaki favori içeceklerinin yazılı olduğu bir liste dikkatimi çekti. Bu isimlerden bana en tanıdık geleni HIM'in solisti Ville Valo'ydu ve her ne içiyorsa 3 € gibi mekandaki en uygun fiyata içiyordu ve hesabını biliyordu açıkçası. Ben de bardaki ablaya Ville'nin ne içtiğini sordum. "Büyük bardakta kola" cevabıyla öylece kaldım. "Kolayı evde de içerim" diye düşünüp mide dostu, içimi güzel şerbet tadındaki, barlardaki değişmez içkim Lonkero'dan aldım. Ardından masaya dönüp müzikten, yaz festivallerinden ve futbol yerine buz hokeyinden konuştuk. Bir süre sonra Marika'nın mekan değiştirme fikrini onaylayıp ufak bir kararsızlığın ardından yine Marika'nın önerdiği "Heavy Corner" adındaki isminden son derece sağlam olduğunu tahmin ettiğim yere gittik.

Mekana girer girmez çalan müzik hanımları şok etmişti. Marika rock vaat ederken, çalan disko parçalarıyla hayal kırıklığına uğramıştı. Kendisini teselli edip sonra da içki fiyatlarının diğer yerlere nazaran daha ucuz olduğunu öğrenince morallerimiz daha da düzeldi. Mekanın yeri güzeldi ama içerideki dekorasyonun bence bir özelliği yoktu. Ancak daha da dikkat çeken özellik içerideki insan profiliydi. Yaş ortalaması son derece yüksekti ve kıyafetlerine bakılırsa mekandaki müziği bu insanlar yönlendirmişlerdi. Daha sonra kendi aralarındaki konuşmalarından ortada bir Rus işgali olduğunu fark ettik. Boş bir yer bulup oturduktan sonra gürültüye rağmen sohbetimize devam ettik. Marika ve Tiia'nın başından beri bana ayıp olmasın diye benim muhabbetten kopup etrafa bakındığım anlarda bile birbirleriyle tek kelime Fince konuşmamaları gecenin alkış alan hareketi olabilirdi. Türk - Fin aile yapısı, yemekler, iş güç, siyaset hatta Finlandiya'daki Nisan seçimlerinden bile azar azar konuştuktan sonra Marika'nın gazına gelip dans pistine gittik ki benim en yeteneksiz olduğum alanlardan birine girmiştik.

Kendimi kaybetmeden efendi efendi boynumu ileri geri oynatarak gerginliğimi sona erdirdim. Bu arada birbirimize de kanımız kaynamıştı. "Oulu'ya bekliyoruz, bir arkadaşımızın erkek arkadaşı var kalacak yer de sorun olmaz" diyecekleri kadar gözlerine girmiştim. Ben de bir an bu içten teklife İzmir ile Oulu'yu kardeş şehir yapmak için Belediye'ye başvuracağımı söyleyerek karşılık vermek istesem de kalacak yerdeki erkek arkadaş aklımı karıştırdığı için teşekkür etmekle yetindim.

Bir süre sonra hepimizde yorgunluk belirtileri başlayınca dağılma kararı aldık. Gerçekten uzun bir aradan sonra çok güzel ve eğlenceli bir cumartesi gecesi geçirmiştim. Bu duruma duyduğum özlemin giderilmesinden dolayı Marika'ya defalarca teşekkür edince durumdan habersiz olan kızcağız "abartma yahu" dercesine tepki vermişti. Vedalaştıktan sonra sevimli Tiia ile de sevimlice kucaklaşıp en kısa zamanda görüşmeyi diledik.

Yeni insanlar tanıma, Fin insanıyla kaynaşmam ve kendimi başkalarına tanıtma açısından çok güzel bir gece geçirmiştim. Bu ülkede daha uzun süre kalabilme ihtimalimi düşündüğümde her ne kadar Varpu İspanya'ya, Marika İsviçre'ye ve Tiia da Hollanda'ya kapağı atma derdinde olsalar da ön yargılarımı yıkabilecek üç tane kaliteli insan tanımıştım. Bu durumun zaman zaman yitip giden özgüvenime yaptığı katkıyı düşününce "küllerden doğma" kuşkusuz en doğru teşhis olacaktı.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle...




18 Şubat 2011 Cuma

Beşiktaşlı Olmanın Ağır Bedeli

Gönül isterdi ki çiçeği burnunda bir üniversite mezunu olarak tüm bilgi birikimimi göstereyim, yapacağım yorumlarla tarihin akışını değiştireyim. Millet işsizlikten, açlıktan, terörden, cinayetten yakınırken, benim tutup 22 kişinin aptal bir topun peşinden koştuğu, toplumu uyutmak için geliştirildiğine inanılan futbol adındaki oyunun bünyemde yaşattığı manevi yıkımlardan bahsetmem kulağa elbette saçma ve samimiyet dışı gelebilir.

Sosyal mesaj verme gibi bir kaygım olmadığı için affınıza sığınarak özellikle dün geceden beri ciddi hayal kırıklıkları yaşamama neden olan Beşiktaş hakkında bu satırlarla içimi dökmek istiyorum değerli okurlar.

Dün akşam oynanan ve Beşiktaş'ın 4-1'lik mağlubiyetiyle sonuçlanan Beşiktaş - Dinamo Kiev maçının ardından kendimi bir çok şeyini kaybetmiş, hayatta tutunacak dalı kalmamış insanlar gibi hissettim. Nasıl olur da futbol insana bu tip hissiyatlar verebilir? Futboldan nefret eden okurlar sanırım şu anda okumayı bırakmışlardır. Kendilerine hak veriyorum, okumayın bence de. Ancak şu satırları yazarken sigara,alkol veya uyuşturucu bağımlılarının mahcubiyetine benzer şeyler hissettiğimi de belirtmek isterim. Evet, futbola özellikle Beşiktaş'a ciddi derecede bağımlıysanız, futbol gibi içinde şansa gözardı edilemeyecek kadar pay bırakan bu oyunun size benim dün geceki hislerimi yaşatmaması mümkün değil.

Akıllı, mantıklı bir insan bunun eğlence olduğunu bilir. Üç ihtimalli oyun, biri sevinirken diğeri üzülecek mutlaka. Ancak insan takıntı haline getirdiği zaman, hele ki evinden çok uzaksa, sosyal hayata katılmaya üşeniyorsa tüm ilgisini futbol maçlarına veriyor istemeden. Yazının ciddi bir itiraf, özeleştiri veya akademik (!) bir kaynak olmasını istemediğim için, Beşiktaş'ın 23 yıllık yaşantımda bana yaşattığı yıkımlardan bahsetmek istiyorum.

Genellikle Avrupa Kupası maçlarında akıl almaz düş kırıklığı yaşatmıştır benim sevgili takımım. Zaten yurt içi veya yurt dışı her maçında son dakikasına kadar rahat maç izlettirmez ama Avrupa maçları tam bir efsanedir.

Kendi yaşantımdan alıntılar yapacağım için ilk olarak 5 Kasım 1998'deki Beşiktaş-Valerenga maçından bahsetmeliyim. Zaten bu maçtaki durumu anlattıktan sonra daha fazla örnek vermeme gerek kalmayacak. Ünlü Eurosport bile bu maçı arada sırada yayınlar, dünyada eşi benzeri az görülen bir kayıp olduğu için. O zamanki Kupa Galipleri Kupası bilmem kaçıncı tur eşleşmesinde Norveç'teki ilk maçı Beşiktaş 1-0 gibi İstanbul'daki rövanşa umutla bakılabilecek bir skorla kaybetmişti. İstanbul'daki rövanşta ilk yarıyı 3-0 gibi bir skorla kapatınca ister istemez hepimiz turu kesin geçtiğimizi düşünüyorduk. Ben o zaman ilkokul 5. sınıfta fidan gibi bir çocuktum. Ertesi gün bir sınavım olduğunu hatırlıyorum her golden sonra "gol mü oldu gooolllll!" diye haykırarak salona koştuğumu dün gibi anımsarım. Hatta bir misafirlikteydik, kendi evimizde olsaydık daha da farklı olurdu belki de kim bilir? Devre arasından sonra o moralle dersime oturdum. İkinci yarıyla beraber içeriden gelen gol sesleri kesilmişti, ders çalışmayı noktalayıp merakla içeri gittiğimde ev sahibi Ekrem Amca'nın serzenişlerini duydum, babam sessiz duruyordu, televizyona baktığımda skorun 3-2 olduğunu gördüm. Bu skorla eleniyorduk ama maçın bitmesine daha vardı. Koltuğa oturup ekrana kilitlendiğimde o zaman gencecik olan daha sonra Beşiktaş'ta da oynayacak olan John Carew'in attığı golle yıkıldım. 3-3 olmuştu ve yapacak hiçbir şey yoktu. "Maçı izlememişsin sonra bize tarihten alıntılar yapıyorsun" dediğinizi duyar gibiyim. Maçı izlemenin ne önemi var, o gün yaşanılan sinir bozukluğu için Beşiktaşlı olmak yeter. O maçın ardından herkesin aklında kalan, maç sonrası Beşiktaş tesislerine giden öfkeli taraftarlar arasından bir adamın o zamanki kaptan Şifo Mehmet'e (Mehmet Özdilek) "kaptan devre arasında oğlum yattı, sabah ben ona ne diyeceğim?" diyerek ağlamasıydı. Keşke ben de devre arasında yatsaydım diyeceğim ama sabah daha kötü olurdu herhalde. Devre arasında yatan çocukla muhtemelen yaşıtızdır zaten, ona da sabır diliyorum. Ertesi günkü sınavı hatırlamıyorum, o zamanlar çok başarılıydım 5 almışımdır muhtemelen ama kimin umrunda?

Çocuk yaşta böyle bir travma yaşadıktan sonra, her türlü futbol mucizesine inanıyorsunuz. "Yok artık o saatten sonra maç verilmez zaten" laflarına Beşiktaşlı kimsenin inanmaması gerekir. 2000 yılında Barcelona'yı 3-0 yendiğimizde ne kadar mutluysak, iki hafta sonra Leeds United'tan 6 gol yediğimizde de o kadar şaşkındık.

9 Aralık 2003'teki Şampiyonlar Ligi son maçlarının son dakikasında yaşadığımız üzüntüyü de sizlere anlatmalıyım. Bu olayı çoğu kişi es geçer ancak unutulması mümkün değildir. Şampiyonlar Ligi'nde grupların son maçında Almanya'da Beşiktaş-Chelsea ve Prag'da Sparta Prag-Lazio karşılaşıyordu. O dönem İstanbul'daki bombalı terör saldırılarından ötürü maç güvenlik gerekçesiyle Almanya'da oynanıyordu. Gruplarda hiç de fena sayılamayacak bir performans gösteren Beşiktaş, gruptan çıkıp ikinci tura yükselmeye çok yakındı. Öyle bir avantaj vardı ki yenilsek bile Sparta Prag'ın puan kaybetmesi halinde bile gruptan çıkacaktık. Nitekim 2-0 yeniliyorken, Prag'daki maçın 0-0 olduğunu bilmemiz bizi çok da üzmüyordu. Son dakikalara girildiğinde Beşiktaş maçını veren Star sağ altta küçük bir ekran daha açıp Sparta Prag-Lazio maçını vermeye başladı. Bir anda Beşiktaş maçını bırakıp küçük ekrandaki maça baktım ve gözlerimin önünde Lazio kalecisi Peruzzi'nin boşa çıkarak topu ıskaladığını ve Sparta Prag'ın 1-0 öne geçtiğini gördüm. Olamayacak tek şey olmuştu. Sanki Star bunları önceden biliyormuş gibi her şeyi ayarlamıştı. Star'a mı kızsam, Peruzzi'ye mi sövsem derken salonda tek başıma sağı solu tekmelediğimi hatırlıyorum.

Bu iki olayın ardından tarihimizde kara bir leke olan 8-0 lık Liverpool maçı inanın o kadar üzmemiştir beni. Sadece başta Türk taraftarlar olmak üzere diğer takım taraftarlarına malzeme verdiğimiz için üzgündüm.

2003 Mart ayında İstanbul'da Lazio ile oynadığımız UEFA Kupası çeyrek final maçı ve dün akşamki Dinamo Kiev maçı yine hatırlamak istemediğim akşamlardandır. Özellikle dünkü maçı haftalardır bekliyorduk ve sonucu tam bir hayal kırıklığı oldu. Teknik yorumlara girmek yersiz, ben sadece bir taraftarım ve kilometrelerce uzaklıkta bile aklımda sadece bu aptal oyun var. Bu sabah kalktığımda sevdiğim kız tarafından terk edilmiş gibi hissettim desem abartmış olmam. Daha önce terk edilmedim ama sanırım böyle bir his olsa gerek. Bizim yaşadığımız bu hayal kırıklığını ve üzüntüyü acaba dün akşam oynayanlar ve oynatanlar da hissediyor mu gerçekten çok merak ediyorum.

Böyle bir blog yazmayı planlamıyordum. Çok kişisel ve ana fikri olmayan bir yazı oldu ancak içimi dökecek başka bir ortam yok inanın. "Bırak şu Beşiktaş'ı yeter seni çok üzdü, karın doyurmuyor Beşiktaş" diyen sevgili annemi de anlıyorum. Ancak çok garip bir his, anlatılacak gibi değil.

Beşiktaş'a başarılarından dolayı değil (sportif başarı açısından üçüncü kulüp olduğunu inkar edemeyiz) de bize yaşattığı bu duygu silsilesinden dolayı daha çok bağlanıyormuşuz gibi geliyor. Bazen "Lanet olsun seninle tanıştığım güne, neler yaptın bana?" diye yakasına yapışmak istiyorum ama sonra tekrar tekrar uyuşuyorum.

Tüm Beşiktaşlılara geçmiş olsun, önümüzdeki maçlara bakalım artık.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle...



28 Ocak 2011 Cuma

On Beş Tatilde Ne Yaptın?

Sınav haftamda ite kaka ilerlerken son düzlüğü öyle ya da böyle geçeceğimden emindim. Eve dönmeme beş gün ve önümde son sınav kalmışken dramatik bir şekilde albüme adını veren parça niteliğindeki dersimden hocamın da acımasızlığı ile bir puanla kalmıştım. Listede çizginin tam üstümden çekilmesi yeteri kadar sinir bozucu iken bir de gayrı ciddi parti ve eğlence tabanlı Erasmus gençlerinin dersten elini kolunu sallaya sallaya geçtiğini düşündükçe kendime sövüyordum.

Kısa bir süre sonra yapılması gereken tek mantıklı şey olan bir sonraki sınavıma odaklanmaya çalıştım. İş kazası denilebilecek bir olayı kafama takıp takmamakla cebelleştiğim bir hafta sonunun ardından pazartesi sabahı son sınavımı da vererek aileme kavuşacağım ertesi günü beklemeye koyuldum.

Helsinki'den İstanbul'a havalanırken bir yandan Türk Hava Yolları'nın bize vereceği yemeği düşünürken öte yandan Letonyalı ucuz hava yolu şirketi Air Baltic'tan vazgeçerek doğru bir karar verip vermediğimi sorguluyordum. Aylardır hasret kaldığım gerçek pilavı yedikten sonra pişman olmadığımı anladım. Yanımdaki Fin abinin özellikle Efes Pilsen istemesiyle ise iyice mest oldum.

İstanbul'a indiğimde bilete göre bir saatten fazla vaktim olması gereken İzmir uçağına rötardan dolayı sadece 15 dakikam kalmıştı. Tekrar güvenlik kontrolünden geçip kapıya koşarken pantolonumun bu heyecana dayanamadığını ve belimi terk ettiğini fark ettim. Görevli genç hanımlara rezil olmamak için bir anda aynı hızla geriye doğru koştum, gerekli önlemleri alarak ve tekrar koşarak kapıdan geçtim.

İzmir'e indiğimde havaalanından evime giderken yeni hizmete girmiş İZBAN adındaki raylı sistemi kullanacağım için sebepsiz bir heyecan içindeydim. Aradaki yirmiye yakın istasyonu durak isimlerini söyleyen ablanın sesinin yolun yarısında kesilmesine rağmen dikkatli dikkatli sayarak eve geldim.

Eve girdiğimde her şey şahaneydi. İnsanlar benimle yemek yemek için akşam 10'a kadar aç kalmışlardı, bir anda mahcup oldum. Ağır bir grip geçiren ve bu nedenle beni havaalanından alamayan babam ise üzgündü ve kusuruna bakmamamı tekrarlıyordu sürekli. O tekrarladıkça ben de "Önemli değil" diyor ve tekrar tekrar öpüyordum babamı.

Birkaç gün sonra ya hava değişiminden, ya dışarıda kendimi çok yorduğumdan ya da aşırı baba özleminden dolayı hasta oluverdim. Helsinki'de bir kere bile hapşırmamış öksürmemiş ben, şimdi ciğerlerim çıkarcasına öksürüyordum.

Yılın son haftasına girerken iyileşmek için elimden geleni yapıyordum. Anneannem ve kuzenlerimle evde kutladığımız yılbaşı gecesi bir şeyim kalmamıştı ama akşam yemeğinde içtiğim ev şarabının ya da son dönemlerde baş gösterdiğini hissettiğim yaşlılık psikolojisinin etkisiyle saat 11 sularında uykum gelmeye başladı. 23 yaşımdayken yeni yıla uyuyarak girersem kendimi asla affetmeyecektim. Koca koca bardaklarla çay içip kendimi ayılttım ve 2011'e mutlu bir şekilde girdik.

Gece 1 sularında Bostanlı'ya favori mekanım Cerveza'ya gittiğimde insanların kendinden geçtiğini gördüm. Aksırıncaya tıksırıncaya kadar içmişlerdi (!) ve bizden de bunu istiyorlardı. İlerleyen dakikalarda gözümde ve burnumda garip bir yanma hissine kapıldım ve hapşırmaya başladım. Kısa bir süre sonra biber gazı ile yapılan bir eşek şakasının kurbanı olduğumuzu anladım. İnsanlar o kadar tatlı sarhoş olmuşlardı ki "Kim attı bunu?" diye söylenen tek kişi bile çıkmadı. Meşhur biber gazı ve yaklaşık iki hafta benimle yaşayacak gözlerimin etrafındaki kızarıklarla o gece tanıştık.

Finlandiya'ya dönme günler kala beş yıl aradan sonra doğum günümü ailemle kutlama mutluluğuna da erişerek benim için sıradan olmak üzere olan tatilimi bir anda çok anlamı bir hale getirmiştim. Her ne kadar abartmaya çalışsam da artık anladım ki doğum günleri de sıradan birer gün ancak insanların sizi öyle ya da böyle hatırladığını bilmeniz elbette mutluluk verici...

İşte bütün bu güzel ve ilginç olaylardan sonra ikinci yarının nasıl geçeceğini merakla ve heyecanla bekliyorum. İki sene önceki tecrübelerime dayanarak düşündüğüm tek şey Finlandiya'da baharların bir başka olduğu gerçeği ve önceki bahar döneminden kalma bazı yanlışları düzeltme ihtiyacım...

Bir de o bela dersi vermek tabii ki...

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle kendinize iyi bakın...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Son Düzlük

Günler geçtikçe hayatım daha da sıradanlaşıyor, zamanın hızlı geçmesini yeni hayatıma alıştığımın bir göstergesi olarak kabul edip kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Haftalar bir bir geçerken güneş de kendini daha az göstermeye başlamıştı yavaş yavaş. Sabah 7'de kalktığımda beni birazcık da olsa motive edebilecek gün ışığını bile göremiyordum. Finlandiya kış depresyonuna girmem için çaktırmadan ortamını hazırlasa da bu kadar kolay teslim olmaya hiç niyetim yoktu.

Bırakın bir gönül arkadaşını hayatıma renk katacak bir süs köpeğim bile yokken bu derece kararlı olmamı sağlayan en önemli şey kuşkusuz bayram tatilinde ebeveynlerim Bay ve Bayan Cengiz'in Helsinki'ye ziyaretime gelmeleriydi. Bölüm yöneticileri bu hevesimi kıskanmış olacaklar ki tüm laboratuvar saatlerini ve ödevleri onların ziyaret haftasına denk getirdiler. Bir hafta önceden yılmadan çalıştım ve sonlara doğru biraz baştan savma işler çıkartsam da o haftayı boşaltmayı başardım.

Bu ziyaret ailemle uzun bir aradan sonra baş başa vakit geçirmem için çok önemli bir fırsattı. İzmir'deki evde televizyon izlediğimiz ve benim sürekli arkadaşlarımla buluştuğum sürece birlikte zaman geçirmek çok zordu. Ayrıca benim öyle ya da böyle yabancı dil konuşabildiğimi göstermem açısından çok önemliydi. Arada duraksamalar yapmadığım sürece Fince bile konuşabilirdim, nasıl olsa yaptığım gramer hatalarını kimse değerlendirmeyecekti.

Bu gibi sapkın düşüncelerle havaalanının yolunu tuttum. Şehir merkezinden 55 dakika süren bir yolculuk sonrası Helsinki Vantaa Havalimanı'na vardım. Havalimanlarındaki dış hatlar terminallerinin atmosferi her zaman ilgimi çeker. Bir sürü farklı ülkeden ve kültürden insanın anlamadığım dillerde hararetli hararetli konuşmaları, sağa sola koşturmaları pek bir hoşuma gider, tabii ki giden yolcu ben değilsem. Yine bu gibi gözlemler yaparken, gelen yolcu kapısının ağzına kadar yanaşmıştım. Benim gibi uzun süre bekleyen Asyalı bir abi "Yokaramukajuvaa!!" diye boynuna atlayan küçük kızına kavuşmuş ama konuklarım bir türlü çıkamamıştı. Sonunda omzunda gitar çantasıyla sevimli annemi ve bana yapılan gıda yardımlarını içeren koca bir bavulu taşıyan babamı görünce küçük Asyalı kızdan daha büyük bir mutlulukla koştum boyunlarına atladım. Mutluydum çünkü daha gitmelerine 7 gün vardı.

Günleri böyle geri saya saya son 3 gün suratımı ekşitmeye başladım. Helsinki'yi çok beğendiler hatta biraz daha müsaade etsem Paris'ten bile daha güzel olduğunu iddia edeceklerdi. Her ne kadar bu yorumların yaşadığım yeri benimsememe yardımcı olması için yapıldığını bilsem de babamın herhangi bir şey için söylediği "Olamaz böyle bir şey, yeminle söylüyorum harika bir olay" gibi sözler çoğu zaman işe yarıyordu. Annem de aylardır yaptığım "yalnızım, sıkıcı bir hayatım var" propogandasından dolayı gezdiğimiz yerlere onlar gittikten sonra da uğramamı öneriyordu haklı olarak.

Dolu dolu geçen şahane bir haftanın ardından eve döndüler. Onları uğurladıktan sonra kendimi ailemden ilk defa ayrı kalıyormuş gibi hissettim bir an. Bir an "Ağlasam rahatlarım, hem belki biri acır yanıma gelir arkadaş oluruz" diye düşünsem de sonra bir yetişkin gibi davranmaya karar verdim ve havaalanından ayrıldım. Otobüsü beklerken, aynı uçakla sözlüsünü ve annesini uğurlayan değerli arkadaşım Serkan ile haberleşip beraber döndük şehir merkezine. Otobüste giderken kendi burukluğumu "Yahu benim anne baba neyse de senin sözlün be abi" diyerek bu gibi uğurlamalara benden daha alışık olan arkadaşımın yarasını kaşıyarak hafifletmeyi düşündüm. Serkan gayet soğukkanlı ve olgun bir şekilde "Sadece bir ay kaldı dert etmeye gerek yok, bu bir ayın ne kadar çabuk geçeceğini biliyorum" diyerek cevabı yapıştırdı. Sustum.

Helsinki'ye koşa koşa gelip de daha ilk aylardan evi bu kadar çok özlemem kendimle yaşadığım en büyük çelişki olsa bile, -15C lerdeki hava sıcaklığı ve karanlık sınav haftasına rağmen son düzlüğü geçip Akdeniz ikliminin tadını çıkarmayı dört gözle bekliyorum. Tekrar buraya döndükten sonra zaten bahar gelir, günler de uzar, neşeli bir ruh haline bürünüveririm bir anda.

Sevimli ve bir o kadar da serin odamda ayağıma giydiğim kat kat çoraplarla bir yandan gitarımla barışmaya bir yandan da ders çalışmaya çalışıyorum. Sınavlar bitince neşeli ve macera dolu bloglar da geri gelir belki kim bilir?

Tüm dertlerimizin sadece soğuk hava ve sınavlar olması dileğiyle...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Sosyalleşme Çabaları

Yerleşik düzeni kurduktan sonra sıra sosyal hayata uyum sağlamaya gelmişti. Her ne kadar daha önce bu ülke topraklarında 5 ay gibi bir süre kalmış olsam da hatrı sayılır farklılıklar vardı. Her şeyden önce "Aman her zaman mı geliyoruz yurtdışına anacığım, saç paraları saç" felsfesinden kurtulmak, geliri gideri kontrol etmek, gereksiz harcamalardan kaçınmak gerekiyordu. Gerçi gelirin kontrol edilecek bir tarafı yok, anne ve babayla iyi geçinmek, terbiyesizlik yapmamak yeterli.

Asıl sorun giderde. Hiç de ufak sayılmayacak bir meblağ cep harçlığı ile gelmeme rağmen, ilk 3 hafta içinde son derece ürkütücü bir harcama yaptığımı farkettim. Bu harcamaların en lüksü marketten aldığım mısır gevreği inanın. Diğerleri temel gıda (kola, bira, pizza vb.) ve kontör, otobüs kartı gibi şeyler.

Eve yerleştikten sonra uzun bir süre dışarı çıkamadım. Günlerim genelde okul ve ev arasında geçti. Bu durumdaki etkenler kaldığım yerin şehre uzaklığı, otobüse binip yaklaşık yarım saatlik yolu gitmeye üşenmem ve en şaşırtıcısı, eski heyecanımın yerinde yellerin esmesiydi. Ramazan Bayramı'nda Finlandiya'daki Türk Öğrenci Grubu'nun düzenlediği bayramlaşma Helsinki'deki ilk haftasonu etkinliğimdi. Helsinki'ye daha sonra bir akşam Erasmus partisi için gittim ve beklediğimden daha az bir kalabalık görmemle birlikte (bu benim için ilk akşam gezmesiydi) hayalkırıklığına uğradım. Canım o kadar sıkılmıştı ki bir ara Fransızca ve Fince konuşmaya çalıştım insanlarla. Birkaç cümle bildiğim Fince ile biraz sempatik olmayı başardım ama iki kelime bildiğim Fransızca denemem berbattı sanırım. Son olarak da liseden sevdiğim dostum Cem'in referansıyla, onun Erasmus döneminde Danimarka'da tanıştığı Fin arkadaşı Varpu ve onun başka bir arkadaşı Marika ile Helsinki turu attık. Yerli halkla gezmenin avantajı çok büyük oluyor, farklı mekanlara gidiyorsunuz. Bir ayı aşkın süre boyunca en mutlu olduğum akşam, o akşamdı sanırım. Ömrümde gördüğüm en konuşkan en sıcakkanlı Finlerdendi kendileri. Umarım tekrar görüşürüz onlarla, irtibatı koparmamak lazım.

Finlandiya pahalı bir ülke ve Helsinki de haklı olarak en pahalı şehir burada. İnsanlar gül gibi geçiniyor ama Türkiye'den gelip orayla kıyaslayınca insanın morali bozuluyor. Sadece Türklerin değil, çoğu yabancı öğrencinin ortak görüşü dışarıya çıkıp eğlenmenin bütçeyi zorlayacağı yönünde. O nedenle öğrenciler yurtlarda, ortak salonlarda kendi içkilerini getirip, istedikleri müziği çalarak eğleniyorlar. Yerel halktan ve şehirden biraz kopuk bir eğlenme biçimi ama daha hesaplı ve rahat kuşkusuz. Kaldığım yer "Maininkitie 4" de bu şekilde partilerin düzenlediği bir muhit. Yerleştiğim ilk hafta bir tanışma kaynaşma etkinliği düzenlendi, biraz gergin, çekine çekine gittim. Genelde İspanyollar ve Almanlar sayıca üstündü ama herkes genel olarak sıcakkanlı ve hoşsohbet insanlardı.

İkinci Maininkitie partisi ise biraz farklıydı. Kaldığımız sokakta Casanova diye bir karaoke bar var. Mahallenin biraz varoş olduğunu düşünürsek mekanın da ne kadar nezih olabileceğini tahmin edebilirsiniz sanırım. Ben ilk gördüğümde "Aa ne güzel hemen dibimde bar varmış sıkılırsam iki tek atarım" diye düşünmüştüm ama her güzel şey gibi bu sevda da bitti malesef. Bu kararıma sebebiyet veren partiyi anlatmaya Matti Nykanen adlı kayakla atlamada altın madalyaları olan Fin sporcu ile başlamalıyım. Matti olimpiyatlarda şampiyon olunca şöhreti tavana vurmuş doğal olarak. Daha sonra nasıl olduysa kariyeri düşüşe geçmiş anladığım kadarıyla. Barlarda şarkı söylemeye başlamış, bir nevi pavyona düşmüş. Sonra aynı adam karısına bıçakla saldırıp öldürmeye yeltenince skandal olmuş. Bu tip aksiyonlara alışık olmayan Finlandiya'da adam apayrı bir yere sahip olmuş. İşte partinin yapılacağı gün Matti, Casanova adlı elit mekanda hapise girmeden önceki son konserini verecekti. Karısını bıçaklayan hemen hapse girer diye biliriz ama burada durum farklıymış anlaşılan. Öyle bir anlattılar öyle bir anlattılar ki gidip göreyim diye düşündüm ben de. Mekan beni şaşırtmadı, ne kadar nezih(!) olduğunu gösterdi. Ellili yaşlarda sarhoş teyzeler bizim gibi tertemiz yüzlü çocukları görünce bakışlarıyla taciz etmeye başladılar. "Pardon, merhaba, teşekkürler, affedersiniz" diye diye uzaklaştım aralarından. Matti'nin çıkmasına yakın, seyirciyi ortama ısındırmak için birkaç parça çalındı. Dans ederken omuzları çarpışan adamlar "Ne bakıyorsun, sana ne lan!" diyip birbirine dalmaya başladılar. "Kavga çıktı, kızları şöyle alalım, koruyalım beyler" derken bu şekilde beş dakika içinde üç kavga görünce gerçekten afalladım. Sonuncusunda bir adamın suratının yarısı kanlar içindeydi ve artık sadece kendimi kurtarmaya çalışıyordum. Şaşkınlığımı yanımdakilerle paylaştığımda "Eee Finlandiya'ya hoşgeldin!" gibi boş bir laf ettiler. "Yahu ben bu ülkede daha önce kaldım, ne olmuş bunlara?" diye cevap verdim. Duymadılar sanırım ya da pek sallamadılar, cevap alamadım. Sonunda Matti sahneye çıktı. Tamam, bir Elvis Presley performansı beklemiyordum ama "Finlandiya'nın Ajdar'ı"nı da merak etmiyordum açıkçası. Bu muydu yani? Bana "Muhakkak gel, çok eğlenceli olacak" diyerek gaz verenler bile mekandan ayrılmaya başladılar. Ben de "Yazıklar olsun be, gitti güzelim para" diyerek ayrıldım. 12,5€ karşılığında teyzelerden taciz ve üç esaslı kavga görüp, iğrenç bir müzik dinledim. Yazının başındaki giderlere bunu dahil etmeyelim lütfen.

Üçüncü Maininkite partisi ise hip hop içerikli bir dans partisiydi. İlanda "Akşam 6.30'dan, anneler çağırana kadar" eğlence sözü veriliyordu. Akşam üzeri ne var ne yok diye bir bakacakken partinin organizatörü Felix adlı bir başka Afrikalı abi ile tanıştım. "Neredensin, kimlerdensin?" diye sorarken kendisinin Girne Amerikan Üniversitesi'nden mezun olduğunu öğrendim. "Kıbrıs'ta ilk uluslarası öğrenci partisini ben düzenledim" dedi. Takdir ettiğimi ve yemekten sonra uğrayacağımı söyledim. Döndüğümde maalesef önceki partilere göre çok daha az bir ilgi gözlemledim. Felix kendi tayfasını toplamıştı, bize de ayıp olmasın diye pistte "yo yo" diyip kol sallamak düştü. Bir süre sonra uykum geldi, ayrılırken Felix'e "Eline, yüreğine sağlık dost" demek için yanına gittim. "Gidiyor musun, biz de Casanova'ya gideceğiz adamım, gelmek istemez misin?" diye sordu. "Yok ben almam, alana da mani olmam" diye özlü bir söz söyledim. Teşekkür ederken, Felix bana hala Kıbrıs'taki ilk uluslarası öğrenci partisini kendisinin düzenlediğini söylüyordu. Ben de okumayı beş buçuk yaşında öğrendim kardeşim. Söylüyor muyum? Biraz alçakgönüllü olun ya!

Bunların dışında Tallinn'e Sinan ile yaptığım bir günlük gezi yine son derece güzeldi. Akılda kalan bir macera olmadığı için güzel deyip geçiyorum. Ayrıca Espoo'daki bir sinemanın "4 bilet al, daha az öde" gibi bir kampanyasından yararlandık. Biletleri aldığımız gün ilk hakkımızı kullanmak için kendimizi zorladık ve "Karate Kid"i seçtik. Beklentimiz büyük olmadığı için üzülmedik. "İkinci denememiz daha güzel bir film olur" dedik ve geldiği ilk gün oyuncu kadrosunun ve film afişinin ihtişamına kapılıp "Wall Street Money Never Sleeps"e gittik. Şu ana kadar Karate Kid açık ara liderliğini koruyor. Son iki hakkımızı çok daha iyi filmler için kullanmalıyız sanırım.

Böyle anlatınca çok sosyalmişim gibi geldi ama inanın şu ana kadar çok boş vaktim oldu ve çoğunu odamda bilgisayar başında sağa sola laf atıp ilgi çekerek, dizi veya maç izleyerek geçirdiğimi söylemem lazım.

Sosyalleşme çabalarım genelde böyleydi, öyle deliler gibi eğlenmesem de zaman zaman canım sıkılsa da, keyfim yerinde yine de ne yalan söyleyeyim.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle, kendinize iyi bakın....

18 Eylül 2010 Cumartesi

Merhaba Finlandiya Beni Hatırladın Mı?

İstanbul'da eşyalarımı toplarken bir yandan da ertesi gün Helsinki'de söyleceğim bu lafın provasını yapıyordum. İzmir'de arkadaşlarımla vedalaşmış, İstanbul'da uçağım için günleri sayıyordum. Havaalanına geldiğimizde ruh halimin bir buçuk yıl önce Tampere'ye gitmek için geldiğim zamana göre çok daha farklı olduğunu hissettim. Resmen duygusuzlaşmıştım. Annemin ve babamın "yemek ye yavrum ve uykuna dikkat et, uyu" sözleriyle orada ölüm orucuna girmemden dolayı duydukları endişeleri hissetmeme rağmen, ben hiçbir tepki veremiyordum. Bir an önce pasaport kontrolüne girip, ayrılmak istiyordum yuvamdan. Başka zaman olsa "nolur göndermeyin" derdim ama bu sefer fazla gaza gelmiştim sanki.

Uçağa giderken ürkütücü hacimdeki sırt çantamı alırlar mı almazlar mı diye kendimi yiyip bitiriyordum. Uçağa girmeyi başarmıştım ama en son ben geldiğim için hacimli çantamı dolaba yerleştirmek ve yerleştirirken de zorlandığımı hosteslere belli etmemek için büyük efor sarfettim. Uçakta Erasmus öğrencisi çoktu, çoğu ile hemen hemen aynı yaşta olmama rağmen "gençlere bak, kanları kaynıyor tabii normal" diye iç geçirdim ve İstanbul'dan ayrıldık.

Geleneksel aktarma noktam Riga Havaalanı'na sorunsuz bir inişin ardından Hesinki uçağını beklemeye başladım. İlginçtir Helsinki'ye de sorunsuz bir iniş yaptım. Helsinki'ye geldiğimde her şey çok sakin görünüyordu. Elbette bir karşılama beklemiyordum ama pek bir umursamaz gördüm insanları, oysa ikinci evime gelmiştim. "E ne yapsalardı be çocuk?" dediğinizi duyar gibiyim ama o an bana çok sönük geldi ne bileyim.

İlk gecemi Helsinki Olimpiyat Stadyumu'nun dibindeki hostelde geçirecektim. Stadium Hostel adındaki bu şirin yer zaten Helsinki'de kalabileceğiniz en uygun yer. Odama yerleşip, bıcı bıcı yaptıktan sonra internete kavuşmak için bilgisayarımı alıp ortak alana koştum. Geldiğimde iki arkadaşı Türkçe konuşurken duydum ve hemen kulak kabarttım. Mutsuzlardı, "Merhaba arkadaşlar, neden mutsuzsunuz?" diye sorduğumda, bana kalacak yer sıkıntılarının olduğunu, hostelin de bu pazar ve bazı günlerde tamamen dolu olduğundan bahsettiler. Bense kalacak yer için başvurmuştum ancak henüz bir cevap alamamıştım. Planım, heyecan yapmadan hemen ertesi gün başvuruma cevap vermeyen HOAS adlı kuruma gidip "Ne kadar istiyorsanız vereyim bana bir yer bulun" diye çıkışmak ve karşılığında "Aman Can Bey paranın lafı mı olur buyrun bu gece bizde kalın" şeklinde bir cevap almaktı ya da en kötü bana hemen bir yer bulup anahtarını vermeleriydi. Ancak Eren ve Kevser -artık tanışmıştık- HOAS'a da yoğun bir talep olduğunu durumun vahim olduğunu söylediler. O ana kadar soğukkanlılığımı koruyan ben yavaş yavaş endişelenmeye başlamıştım. Daha sonra iç geçirerek bilgisayarımı açıp Facebook'ta arkadaşlarım tarafından gitmem hakkımda yorum yapılıp yapılmadığını kontrol edecekken HOAS'tan gelen maili gördüm ve heyecanla okudum. Bir son dakika mucizesi ile HOAS bana bir yer bulduğunu ve halime şükredip mutlaka kabul etmem gerektiğini söylüyordu. Ben de öyle yaptım ve sevinçle odama koşup hemen sabahın olmasını bekledim. Bekledim derken uyudum tabii ki.

Sabah erkenden kalkıp okula gittim. Kampusu gerçekten beğenmiştim, yemyeşildi bir kere. Ayrıca eğitim hayatım boyunca ilk defa bölüm binası gibi bir kavrama kavuşacaktım. Kayıt işlerini hallettikten sonra, HOAS'a koşup kira sözleşmesini imzalayıp anahtarımı teslim aldım. Bunları yaparken otobüslere harcadığım eurolara içim gidiyordu. Otobüs kartı alabilmem için önce yabancılar dairesi diyebileceğimiz kuruma gidip kayıt yaptırmam gerekiyordu. Bir saat önce aldığım yeni ev adresimi de belirttiğim formu doldurup resmi ikametgahımı aldıktan sonra yakınlardaki başka bir ofisten otobüs kartımı aldığımda bir gün içinde çok önemli işler yaptığımı farkettim. Çok yorulmuştum.

Ertesi gün yine erkenden okula gittim, bu sefer okulla ilgili oryantasyona katılmayı planlıyordum. Yaklaşık kırk elli kişi bir amfide toplanmıştık. "Hadi kendimizi tanıtalım" komutunu aldıktan sonra, sırayla tek tek ayağa kalkıp adımızı ve memleketimizi söyledik. Bu yöntemle bir saattir yanımda oturan çocuğun adının da Görkem olduğunu öğrendim ve kaynaştık tabii. Öğleden sonra bölüm başkanı ile toplantı için üst kata çıktığımda da eski bir ODTÜ Kıbrıs öğrencisi olup daha sonra Ankara'ya geçen Sinan ile karşılaştım. Büyük bir samimiyetle sohbet edip toplantıya girdik. Bölüm başkanı, profesör falan denilince biraz gerildim. Ancak ortam çok rahattı, zaten toplantı dediğim şey de hepimizin masanın etrafında oturup kırk yıllık kankaymışız gibi hocayla sohbet etmekten ibaretti. Hocamız Matti gerçekten çok sempatik bir adamdı. Bir profesörden çok dersanelerdeki fizik hocasını andırıyordu rahatlığıyla. Bölümdeki dersler hakkında bilgi verdi ve seçmeli dersler konusunda da "Alışverişte lazım olur, ayrıca Fin kız falan tavlarsınız" diyerek Fince'yi tavsiye etti. Toplantıdan sonra Sinan'ın odasına gittik. O sırada Sinan'ın ODTÜ'den sınıf arkadaşı Utku ile tanıştım. Utku, bir gün önce kayıt sırasında bana hangi formları doldurmam gerektiğini söyleyen şeker adammış meğersem. Zaten o an bir kanım kaynamıştı sormamıştım memleketini, toprakmışız oysa. Sinan ve Utku'ya ne yapıp ne ettiğimi anlattım ve yeni evime gitmeyi planladığımı söyledim. Yine meğerse Utku geçen sene benim muhitimde oturuyormuş. "Gel birlikte gidelim biraz karışıktır oraları bulması" diyerek beni benden aldı. Sinan ve Utku ile birlikte en az bir yıl kalacağım yeri görmeye gittik. Yine bana kucak açan insanları bulmuştum, mutluydum. Okuldan otobüse bindik ve yarım saat sonra mahalleye vardık. Evet artık her gün okula giderken o yolu çekecektim. En azından kalacak bir yerim vardı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde boş bir koridor beklerken her tarafın dayalı döşeli olduğunu gördüm. Ev arkadaşlarım anlaşılan oldukça temiz ve düzenli adamlardı. Girişte yirmi çift ayakkabı gördüğümde ise cemaat evine geldiğimi zannedip ciddi biçimde ayvayı yediği düşündüm. Duvardaki kocaman Nelson Mandela resmini görünce korkum geçti. Anlaşılan evde Afrikalı birileri vardı. Hemen arkamdaki dambılları ve mutfak girişindeki barfiksi görünce tekrar korkmaya başladım. Biraz daha ilerleyip odamın kapısına geldim ve gözlerimi kapatarak anahtarı çevirdim. Oda bomboştu ama buna hazırlıklıydım. HOAS bundan bahsetmişti. Sadece elbise dolabı vardı ama içerisi temizdi. Zamanında Tampere'de odama hemen yerleştirilirken perde ve nevresim takımım yok diye söyleniyordum, şimdiyse bir yatağa muhtaçtım.

Evden ayrıldıktan sonra Utku günün bir başka güzel hareketini yapıp bizi mobilyaları alabileceğimiz ikinci el dükkanına götürdü. Dükkanda yok yoktu. Etrafa saldırıp yüz eurodan biraz fazla ödeyip, yatak, masa, koltuk sandalye karışımı birşey, tabak çanak alarak ve taşıma parası vererek önemli bir işi daha halletmiş oluyordum. Fakat mobilyalar ancak dört gün sonraya salı gününe gelebilirlerdi. O gece hostelde kalacaktım. Kalan üç gün için de Sinan bana kucak açmıştı. Çok yardımcı oldular bana sağolsunlar.

Sinan ile kardeş kardeş yaşadık üç gün boyunca. Genel olarak Çakıl Taşları, Küçük Sırlar ve fanatiği olduğum Geniş Aile'yi izleyerek vakit geçirdik. Bu arada Ikea'ya gidip tencere, masa lambası, duş perdesi, yastık, yorgan gibi ihtiyaçlarımızı da karşıladık. Akşam Görkem de bize katıldı, basketbol şampiyonasını takip edip kampus turu attık.

Salı günü geldiğinde yuvama kavuşacağım için mutluydum. Eşyalar saat 3-4 arası gelecekti, adamlar saat tam 3'te kapıya dayandılar. Zaten sağlam bir nakliyat parası verdiğim ve muhtemelen reddedeceklerini düşündüğüm için bir şey ikram etmedim adamlara. "Sağolun" dedim ve eşyalarımla başbaşa kaldım. İlk defa oda tasarımı yapacaktım ama az eşya olduğu için çok zor olmadı. Internet kablosunu taktığımda bağlantının da sorunsuz olduğunu görünce huzura kavuştuğumu hissettim.

Akşama kadar ev arkadaşlarımın gelmesini bekledim. Ev o kadar düzenliydi ki, tabağımı tenceremi koyacak yer bulamadım, kendimi misafir gibi hissettim, ürktüm. Sonunda biri içeri girdi hemen koridora fırladım. Gencecik fidan gibi biri duruyordu. Kendimi tanıtıp yeni ev arkadaşı olduğunu söyledim tüm sevimliliğimi takınarak. Karşılığında hödükçe bir "What?" aldım. Uzun bir süre iletişim kuramadık ama kendisinin iyi bir çocuk olduğunu anladım. Henüz liseye giden Maksim adında Rus bir gençti kendisi. Biraz garip bakıyordu, her an beni bıçaklayabilirmiş gibi hafif bir psikopat edasına sahipti sanki. Ancak bu benim paranoyaklığımdan başka bir şey değildi elbette.

Yarım saat sonra ise asıl patron geldi. Afrikalı tezim doğru çıkmıştı. Soğuk bir merhabanın ardından hala kendisine sevimli sevimli baktığımı hissetmiş olacak ki dönüp bir de "Hoşgeldin! Ben Tanzaya'dan Steve, sen kimsin çocuğum?" dedi. Kendimi tanıttım ve Steve'den evle ilgili temel bilgiler aldım. Kendisi uzun süredir bu evde kalıyordu ve anlaşılan sürekli gelip giden değişim öğrencilerinin pasaklılığından çok çekmişti. Testiyi kırmadan dayağa başlamıştı. "Burası mutfak burada yemek yaparız, bulaşık bırakmıyoruz temiz tutuyoruz tamam mı?" dedikten sonra, benim "Evet abi anladım" şeklindeki masum yüz ifademi görüp hemen ardından "Hoşgeldin" diyordu tekrar. Steve otuzdan fazlaydı ve onsekizin altındaki liseli elemanla bir yıldır aynı evde yaşıyordu. Anladığım kadarıyla Maksim annesinin yanından direkt buraya gelmişti ve yemek, bulaşık, genel ev temizliği konusunda ilk eğitimi Steve'den almıştı. Adam bundan artık bıkmış oalcak ki biraz sert konuşuyordu genç kardeşe. Steve beni de aynı şekilde tıfıl zannettiği için "Burada malesef anne yok, bu bakımdan düzenli olmalıyız. Hmm, hoşgeldin" dedi. Önce ayar verip sonra hoşgeldin diyordu ama tabağımı çanağımı, kabımı kacağımı koyacağım yerleri gösterip birkaç gün sonra da odama alacağım lamba konusunda bana yardımcı olacaktı bu siyah adam. Kendisine merak etmemesini, genelde özel alanımı kirli, ortak alanları temiz tutan ideal bir ev arkadaşı olduğumu söyledim. Odama geçip kendi kendime yapabildğim yegane yemeğim noodle ımı yerken, Steve kapımı tıklatıp "Con, bir dakika gelir misin?" dedi. Adım artık Con'du. Kapıyı açtığımda Steve'in belinde havlu vardı ve duştan yeni çıkmıştı. "Bir dakika gel" dedi, "Allah'ım ilk günden bunu hakedecek ne yaptım ben?" diye korkulu düşüncelerle takip ettim kendisini. Banyoya girip, "Duştan sonra yerleri ıslak bırakmıyoruz, böyle siliyoruz tamam mı? Hoşgeldin!" dedi. Adamın günahını almıştım. Büyük bir rahatlıkla "Anladım" dedim.

Şimdi apartmanın giriş katındaki evimde, manzarasız odamda duş için aldığım perdenin cuk diye oturduğu kocaman penceremle, tam bir internet bağımlısı olmama rağmen mutluyum. Burası Tampere'den ve Erasmus ortamından çok farklı ama hayatımdan memnunum. Burada gerçek bir memur hayatı yaşamayı planlasam da elimde değil muhakkak size anlatacak bir şeyler bulurum sevgili okurlarım.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere kendinize çok iyi bakın...